top of page
WhatsApp Image 2021-09-22 at 06.13.47 (3).jpeg

Neden Doğallığa Dönüş

Bir Doğal Yaşam Projesi

Doğallığa Dönüş ve Felsefesi - Yaşamaya Ekolojik Bakış
Çekirdek Versiyon

İnsan, bir beden ve zihin olarak, milyonlarca yıllık bir doğallık sürecinin, yani evrimin sonucu. Bir canlı türü olarak varlığının en az 140.000 yılını doğal dünyada geçirmiş. Daha büyük bir tür ailesi olarak düşünürsek, bu süre en az iki buçuk milyon yıl. Hareketli bir yaşam sürmeye uyumlu insan, kaynakların durumuna göre yerleşik yaşama da geçebiliyor.

 

Aramızdan bir kısmının yaklaşık on bin yıl önce geçtiği böyle bir yerleşik yaşam girişimi sonunda bugünkü uygarlığımıza yol açtı. Yerleşik yaşam, doğallıkla iç içe olabileceği gibi, tamamen yapay, doğallıktan kopartılmış bir insan ürünü çevreyle da sonuçlanabilir. Bizim, bugün küresel modern yaşamla doruk noktasına ulaşmış yaşam şeklimiz böyle bir yapay çevreye dayanıyor, doğallıktan, bizim bugün doğa dediğimiz dünyadan kopuk bir yapay çevreye.

Bu yapay çevrenin, yani modern uygarlığın binlerce yıl sürmüş oluşumu da temelinde insan bedeninin kullanılmasına ve zaman içinde tamamen sömürgeleştirilmesine dayanıyor. Bu sömürgeleştirme, özellikle sanayileşmeyle birlikte toplumun her noktasına yayılmış kapitalist modern evrede doruk noktasına ulaşmış.

 

Bu sömürgeleştirme, milyonlarca yıl doğal ortamda evrilmiş bedenlerimizde daimî bir strese ve dolayısıyla huzursuzluğa, yani mutsuzluğa yol açıyor. Bu mutsuzluğun etkilerini ortadan kaldırmak için bireyler ve içinde yaşadıkları dünya, ya da sistem, çeşitli araçlar bu stresi yok etmeye çalışıyor. Ama modern toplumun insanlara sunduğu serbest süre çok kısa ve yetersiz olduğundan, bir sıkışmışlık ve çaresizlik hissiyle insanlar tüketime ve aşırı tüketime yöneliyor.

 

Modern dünyanın ayakta kalması da, özellikle kapitalist sistemden dolayı, tüketime dayandığından, yerkürenin genel ekolojik sağlığını tehdit eden çok tehlikeli bir durum ortaya çıkıyor. Nitekim küreselleşmeyle birlikte aşırı ve sorumsuz tüketimin hem bizim yaşam tarzımız hem de diğer canlıların habitatları üzerindeki son derece olumsuz etkilerini iyice arttı.

Bu sayfada, olabildiğince en kısa şekilde, bu projenin ardındaki doğallığa dönüş ve doğallık felsefesini açıklıyorum. Yani  bir ekoloji felsefesi anlatıyorum. İlk önce çekirdek versiyonunu, ardından bazı temel ilkeleri sıralıyorum. En sonda da Doğallığa Dönüş felsefemin çok daha ayrıntılı açıklamasını sunuyorum.

IMG_20210610_093658.jpg
10658758_10156401975410243_2075574269886887728_o.jpg

Doğallık ve Ekolojik Olmak: 

İlişkisel bakabilmektir: Doğallık çeşitliliktir ve dolayısıyla bu çeşitliliğin yarattığı ilişkiselliği anlamak ve bu şekilde yaşamaktır.

Bedenselliktir:  Doğallık ve dolayısıyla yaşamak bize, milyonlarca yıllık bir evrimin sonucu bedenimiz aracılığıyla gelir. Her şeyden önce bedensel bir eylemdir. 

Kaynakçı olmamaktır: Canlı cansız ayrımı yapmadan yerkürenin diğer bileşenlerini sadece birer kaynak olarak görmemektir. 

Paylaşmaktır: Yerküresel varoluşun sadece bizim için olmadığını, diğerleriyle de paylaştığımızı, en az bizim kadar diğerlerinin de hakkı olduğunu anlamak, sorumlu ve sınırlı tüketmektir.

Uzlaşmadır: Doğaya hükmetmek, onu fethetmek değil, onunla ve içerdiği diğerleriyle uzlaşarak var olmaktır. 

En az zarardır:  Doğallıkta mükemmel uyum veya denge yoktur, o bir akıştır. Her şey birbiriyle çatışır, birbirinden alır ve dolayısıyla birbirine zarar verir. Mükemmel zararsızlık yoktur ama özellikle insanlar olarak en az zararı hedefleyebiliriz.

Sorun yaşam tarzı gibi gözükse de hem yaşam tarzının temelinde hem de giderek daha şiddetli bir hale dönüşmesinin ardında modern insanın, bedenin sömürgeleştirilmesinden kaynaklanan mutsuzluğu var. Bu mutsuzluğu gidermenin yolu tüketim olarak algılandığından ve açıkçası modern dünyadaki tek yöntem de bu olduğundan, ekolojik bir dünya oluşturmanın yolu sistemin kendini çökertmeyecek sürekliliğinin sağlanmasından değil, modern insanın evrildiği doğallıkla, doğal dünyayla buluşturularak mutluluğunun sağlanmasından geçiyor.

 

Yani modern insanın bedenini tekrar doğallıkla buluşturmadan tüketimi kısmanın bir yolu yok. Ekolojik risk ve sorunların, en başta da iklim dönüşümün olumsuz etkilerinin ortadan kaldırılması da aşırı ve sorumsuz tüketimin sona erdirilmesini gerektiriyor.     

Gökova'dan Bir Koy

Neden Doğallık, Doğallığa Dönüş?

Mutlu olmak için: Yerküreyle aramızda doğallık üzerinden bir bağ var. Bu bağ üzerinden kendimizi beslediğimiz zaman olması gereken mutluluğu yakalıyoruz. Doğallıkla kaynaşmayan yaşam tarzları, özellikle modern yaşam bunu sağlayamıyor.

Yapay dünyamızın stresinden, huzursuzluğunu yaşamamak için: Doğallık, aracısız ve içinde evrildiğimiz ortamda, yani yerkürede, kendimizle, kendi beden ve zihnimizle buluşmak demek. Doğallıktan yoksun kendi ürünümüz dünyamızda aksine daimi stres, yani huzursuzluk içinde yaşamak zorunda kalıyoruz. Yapaylığın huzursuzluğunu kaldırmak için teknolojimizi ve kendi yaptığımız dünyayı doğallığa uyarlamamız gerekiyor.

Etik yaşamak için: Yalnız değiliz, diğer canlı ve cansızların varoluş haklarını gasp etmeden, aksine gözeterek ve bu dünyaya en az zararı vererek yaşamalıyız.

Yereli ve dolayısıyla çeşitliliği korumak için: Doğallığın itici gücü ve güzelliği benzeşme ve mükemmellik değil, farklılaşma ve hata özgürlüğü. Biz bunun sonucuyuz. Bunu kaybetmemek için her yerin benzeşmeye ve herkesin aynı şeyi yaşamaya zorlandığı yaşam tarzlarını reddetmek gerekiyor. 

Modern yaşamın sebep olduğu ekolojik krizi frenlemek için: Yerküremiz, yani içindeki canlılar ve dolayısıyla cansızlar büyük ölçüde bizim yapay dünyamızın işleyişinin tetiklediği ciddi bir ekolojik krizle karşı karşıya. Evimizi korumamız gerek.  

Doğallığa Dönüş ve Felsefesi - Yaşamaya Ekolojik Bakış
Ayrıntılı Versiyon

Ekolojik yaşam akla birçok şey getiriyor: organik beslenme, ekolojik tarım, tüketimi kısmak, çöp ayırmak, karbon ayak izini düşürmek. Ya da çıtayı yükseltip kentten ayrılıp bir köye yerleşmek. Yalnız ya da birkaç arkadaşla. Modern komüncülük, kendi başına yetme denemeleri. Sessizlik, huzur, yılların yorgunluğunu atma arzusu. Yorgunluk.

 

Bir kaçış mı yoksa? Öyle gibi. Oysa kaçış olmamalı. Bir buluşma, yok, bir karşılaşma, daha büyük bir şeyle karşılaşma, bir özgürleşme olmalı, bedenen ve zihnen özgürleşme. 

Kavramlar: İnsan ve Doğa

İlk önce kavramlar. Verilmiş, öğretilmiş, dayatılmış kavramlar. İrdeleyelim biraz.

 

İnsan. Ve doğa. İnsan ve doğa. Aradaki 've' bence sorunlu, hatta tehlikeli. Sanki birleştirmiyor, ayırıyor. Bir yanda insan, diğer yanda doğa. İnsan ile doğa mı desek? Biraz daha iyi gibi. Yakınlaştırıyor. Birleştiriyor. Neredeyse kaynaştıracak. Tek bir sözcük olsa. Örneğin, doğainsan. Ya da doğal-insan. Uygar ya da modern insanın karşısında yeni bir insan tanımı. İkisi birlikte tek bir kavramda. İlk önce ve’yi, insan ve doğayı, sonra da ile’yi, insan ile doğayı aşmak. 

 

Ayırmışız. Bir yanda insan, diğer yanda doğa. Kavgaya tutuşmuşuz sonra da. Kontrol etmek için. On bin yıl önce başlattığımız uygarlığımızın tanımı olmuş bu hırs. Yanlış. Eksik demiyorum, yanlış. Düzeltelim demişiz, bu sefer de başka şekilde ayırmışız. Toprak Ana, Tabiat Ana. Doğa ne ana ne baba. Ne tanrı ne tanrıça. Ne uyum ne de denge. Doğa bir akış, belki akışlar dizisi içinde bir akış ama akış. Sayısız görünüşleriyle, şekil ve halleriyle bir akış ve insan da onlardan sadece biri.

Ne Denge ne de Uyum, Akış – Çatışmacı Akış

Dengeci değil bu akış. Öyle görmek istiyoruz, görüyoruz da sık sık, ama değil. Hatta uyumcu bile değil. Farklılaştırıcı. Çatışmacı. Çatışmalar arasında belli anlar var, sanki her şey dengedeymiş gibi gözüken. Uyum görmek isteyen modern beyinlerimiz, bu görünüşteki dengeleri görüyor, dinginlik ve durağanlığı, huzuru; ve doğa denge diyoruz. Bu bizim icadımız. Böylece dışımızdakini adlandırıyoruz, yarattığımız dünyamızın, yerleşik dünyamızın dışında kalanı ve bu dışımızda bıraktığımızı, kaçtığımız şeyi, terk ettiğimiz bu şeyi, uygarlığımızın karşıtı yapıp adına doğa diyoruz. Bir karşıtlığın diğer parçası bizim doğa kavramımız, bize, bizim yarattığımıza, uygarlığa, yerleşik uygarlığa karşıt olan, hem sevdiğimiz, arzuladığımız hem de düşman gördüğümüz.

 

Oysa denge ve uyum değil, sadece döngüler ve süreçler, yani akışlar var, doğal akışlar, kendiliğinden akışlar, kendi işleyişini izleyen akışlar, doğal işleyişler. Yani doğallık, bizim doğa dediğimizi ortaya çıkaran şey. Doğallık bize, somut nesneler görmeye alıştırılmış beyinlerimize fazla soyut bir kavram. İlla nesneler görmek, şekil vermek, bu tür somut kavramlar üretmek zorundayız.

Doğa mı Doğallık mı?

Oysa doğa değil, doğallık var. Kendiliğinden gerçekleşen akışların yarattığı bir karşılıklı kendiliğindenlikler dünyası, doğallık. Doğa, doğal akışlar sonunda ortaya çıkan bir şey. Tıpkı bir nehri yapanın akan su, suyun akışı olması gibi. Suyun kendiliğinden akışı, o doğal nehri yapıyor, ona şeklini veriyor. Asıl sebebi değil, sonucu, ürünü görmeye alışmışız. İnsan da aynı şekilde doğallığın, kısaca akışın hem ortaya çıkardığı bir var oluş hem de çok daha büyük bir bütünün, var oluşların toplamının oluşturduğu bir bütünün bir parçası. O halde ayırmamak, insanın da doğa olduğunu görmek gerek.

Doğallık ve Yapaylık, Doğal ve Yapay

İnsan yapan bir canlı. Alet yapabiliyor. Sadece doğal bulduğunu kullanmıyor bazı canlılar gibi, yapabiliyor da. Sıfırdan, hatta doğal olarak var olmayan aletler. Ama sadece alet değil, çevre de yapıyor. Basit barınak değil, ya da bir nehre çalılardan ufak bir baraj da değil. Tamamen yeni bir çevre, bulduğu doğal ortamı tamamen değiştirerek. Kocaman kentler yapıyor. Yapay, yerkürenin doğal akışlarına göre belirmemiş çevreler. Ve o çevrelerde kendi akışını, akışlarını, kendiliğinden yürüyen süreçleri yaratıyor ya da beliriyorlar.

 

İnsanların hepsi değil ama. Bazıları baştan beri doğalda kalmayı seçmişler, doğal akışların içinde. Bazısı da, bizim gibi mesela, kendi yapay çevrelerini ve dolayışıyla kendi akışlarını yaratmışlar, adına uygarlık dediğimiz. Bir tür yerleşik yaşam, yerleşik yaşamın bir türü.

 

Öyle, öyle olmasına ama bu çoook sonradan belirmiş ve yapılmış bir tercih. Ondan önce çok uzun bir süre doğallığın içinde var olduk. Varlığımızla onun bir görünüşü, bir şekli, bir hali, bir anıyız. Çağıl çağıl bir akışın sadece bir damlası. Ama öyle düşünmüyoruz bir süredir. Damla hırs yaptı akışla kavgaya tutuştu, her şeyi kontrol etmeye çalışarak tek başına var olmaya çalışıyor. Ne olduğunu unutan insan bütünün diğer parçasına, onun dışında kalan parçaya, daha büyük parçasına, yani doğallığa düşman oldu. Kendi yoluna gidebileceğini düşündü, başka bir bütün kurmaya girişti, uygarlık adını verdiğimiz. Kurdu da ve onun dışında kalana da doğa dedi. Akışın içinde bir yapay dünya, akışın dışında, doğal döngü ve süreçlerden ayrı yaşamaya çalışan.

Oysa doğallık içinde evrildik, o akışın içinde. O akışın bir parçasıyız. Tıpkı hem bir nehrin hem de her damlasının aynı su olması gibi, biz de doğayla aynı özden, onu yaratmış doğallıktan, aynı akıştan geliyoruz. Doğallık bir yüce güç olarak yaratmadı bizi. Ne o bir yaradan ne de biz yaratılanız. Biz ve diğerleri, hepimiz birlikte doğallığın parçalarıyız, o akışı oluşturuyoruz. Doğallığın milyonlarca ve milyonlarca görünüşünden, halinden biriyiz. Doğallık içinde evrilmiş bir tür olarak hem onun bir parçası hem de kendisiyiz.

Çelişki

Doğallık bir akış, yerküremizin milyonlarca yıllık akışı, evrimi. Doğa dediğimiz, bu milyonlarca yıllık akışın anlarının toplamı, o akışın tarihi. Biz de tıpkı bu akışta belirmiş birçok canlı ve cansız gibi, onun belli bir anında belirdik. Bedenlerimiz ve zihinlerimiz bu akışın içinde, yani doğallıkta şekillendi. Genlerimiz, yapıtaşlarımız bu doğallığın ürünü, bu akışla etkileşerek evrildiler. 

 

Bir yanda milyonlarca yıldır yerkürenin döngü ve süreçlerine göre şekillenmiş bir akışın yarattığı bedenlerimiz, yani biz. Diğer yandaysa, bedenlerimizi, bu milyonlarca yılda evrilmiş doğamıza uymayan döngü, süreç ve en önemlisi kalıp, rutin ve alışkanlıklara zorladığımız kendi ürünümüz, kendi yarattığımız yapay bir dünya. Yani doğalın karşısında yapay. İşte bedenlerimize dayattığımız çelişki. İşte ilk fırsatta doğaya kaçma arzumuz. Çeşitli sebeplerle bu yapay dünyamızı tercih edebiliriz. Ediyoruz da. Ama bedenlerimiz, onlar başka yerdeler, sezgisel olarak bizi doğallığa dönmeye zorluyorlar. Doğada, farkında olmadan, o kaybettiğimiz, kendimizi uzaklaştırdığımız doğallığı ve doğallığımızı arıyoruz.

 

Bu çelişkiyi görmekle, kavramakla başlamalı ekolojik yaşam söylemi. Ve buna bir çözüm önermeli. Biraz daha açayım. Modern uygarlık ihtiyaçlar, gereklilikler ve korkular üzerine kurulmuş bir dünya. Oysa bizim arzularımız da var, bedensel döngülerimizin ürünü arzularımız. Modern yaşam bunlara ne fırsat ne de yer sağlıyor. Sağladığında da bunu sadece nesneler üzerinden yapıyor ve kullanıyor. Satın alıp tükettiğimiz nesneler yoluyla doğal arzularımızı ilk önce nötrleştiriyor ardından da köreltiyor. Tam da bu ekonomik kırımın başladığı yer, ekonomik yaşam tartışmasının başlaması gereken yer işte burası.

Mutluluk – Doğal Uyaranlar

Mutluluk özünde bedensel bir süreç. Çeşitli araç, nesne ve etkinliklerle mutlu oluyoruz. Bu üst yapı. Kökene indiğimizde olay uyarılma ve tatmin; bedensel döngü ve süreçlerimizin uyarılıp tatmin edilmesi. Yani işin kökeni beden. Nasıl mutlu ederseniz edin kendinizi, hangi aracı kullanırsanız kullanın, süreç bedenimiz üzerinden gerçekleşmek zorunda. Ama bedenimiz kentlerde, yani bizim yapay modern çevrelerimizde değil, doğallıkta evrildi. Doğal seslere, kokulara, görüntülere, şekillere göre. Doğal akışlarla birlikte, onların arasında ve içinde. Yani ne anlama geliyor bu? Bedenlerimiz milyonlarca yıl doğal uyaranlarla etkileşim içinde evrilmiş, bizim yarattığımız dünyada değil.

 

Bir uyaran seçelim: ses. Su sesi, kuş sesi, yaprak sesi. Doğada duyacağımız bazı sesler. Bu sesler binlerce, on binlerce, hatta milyonlarca yıldır var. Bedenlerimizin duyma özelliği bu sesler ile benzerleri arasında evrilmiş ve bunların bir kısmı bizi mutlu eden sesler. Bir kısmı da korkutan. Yani sadece duyma özelliğimiz evrilmemiş bu sesler arasında, duygularımızın evrimine de katkıda bulunmuşlar.  

 

Peki, bizim dünyamızdaki sesler? Çoğu doğada olmayan, kimi aşırı derecede rahatsız eden sesler. Bir dolu ses, ses kargaşası. Bedenlerimizin genetik repertuarında olmadıklarından, evrimsel olarak bize yabancı olduklarından, genelde olumsuzluk olarak algıladığımız sesler. Şimdi o seslerin arasına su akışı sesi duyulan bir havuz koyun, ne olacak sizce? Yavaş yavaş insanlar çevresinde toplanacak, bir kısmı vaktini ayırıp su sesini dinleyecek, bir kısmı orada kahvesini içecek vs. Neden dersiniz? Su sesi bizi bedensel/genetik anlamda mutlu ettiğinden olabilir mi?

 

İşte bir yanda on bin yıllık kentlerimiz, diğer yanda milyonlarca yıllık doğallığın/evrimin ürünü bedenlerimiz. Alışkın olmadığı koşulları, alışmadığı bir ortamı dayatıyoruz bedenlerimize. Zorla. Sanayileşme, kapitalizm ve her anımızın artık sürekli denetlendiği, gözetlendiği ve kontrol edildiği modern yaşamla da iyice abarttık bunu.

Sömürgeleştirilmiş, Sürekli Çalıştırılan Bedenlerimiz

Peki, sorun ne? Ne olacak yaşasak bedenlerimizin alışkın olmadığı ortamda? Stres. Huzursuzluk. Kalıcı huzursuzluk, içselleşmiş huzursuzluk. Ancak geçici mutluluklarla çözülebilen huzursuzluk.

 

Evet, bedenlerimizin alışık oldukları, birlikte evrildikleri doğal uyaranlardan yoksun bir dünyada yaşamaya zorlanıyoruz ama çok daha önemli bir stres kaynağı daha var. Bir tür uyaran da denebilir, bizim icat ettiğimiz, doğal olmayan, doğallığın içinde var olmayan bir uyaran, bir negatif uyaran: Çalışma.

 

Sekiz saat. Ulaşım ve hazırlanmayı dahil edin, günde on saat ve haftada beş, bazıları için altı gün. Yaşam boyu. Emekliliğe kadar ama emeklilik ne zaman? Yaşamın en önemli kısmı gençlik geçtikten sonra. Sabah yaşadığın binandan çık ve günün büyük kısmını geçireceğin başka bir binaya, orada odana veya masana geç, bütün gün bağlı kalacağın. Genelde içerdesin, eğer işin açık havada çalışmayı gerektirmiyorsa, ve çoğunluk bir ekranın karşısında, aralarda da telefonunla oynuyorsun, alışveriş için, tüketici sistem için çalışmaya devam. Akşamları ve hafta sonları da rahatlama, stres atma çabaları, sosyalleşme ve eğlence zamanı. Çoğunluk karanlık saatlerde bu faaliyetler, bir tek cumartesi ve pazar gündüz saatlerinde bir şeyler yapma fırsatı, kendin için, seçtiğin diğerleriyle birlikte.

 

Bu denkleme göre, çalışma hayatına başladıktan sonra haftada iki gündüzün var sadece kendine ayırabileceğin, eğer cumartesileri çalışmıyorsan. Bir de çıkacağın tatiller. En tatilci ülkelerde bile en fazla otuz gün. Uygun şekilde yılın kalan haftalarına dağıtalım tatil günlerini, kabaca yarım gün daha geliyor ve kendimize ayırabileceğimiz gündüz saatleri haftada iki buçuk güne çıkıyor. Yaklaşık kırk küsur yıl boyunca, haftada iki buçuk gündüzümüz var ve buna diğer zorunlu ihtiyaçlara ayrılacak süre de dahil. Yani tamamen kendimiz için kalan süre değil aslında bu iki buçuk gün bile.

Sosyalleşme ve Cinsellik

Ama insan gece yaşayan, faaliyetlerini geceleri yürüten bir canlı değil. Gündüz saatlerine ihtiyacı var. En başta karnını doyurmak için. Hadi onu çözdük marketlerle. Sosyalleşmemiz de gündüz saatlerinde olmalı ve en önemlisi de cinsel faaliyetlerimiz. En önemlisi dedim, evet öyle, hayatımızın büyük kısmını, gençlik yıllarımızın tamamını cinsellikle ilgili düşünerek, cinsel etkileşimle geçiriyoruz. Kadın ve erkeklerden oluşuyoruz, uniseks değiliz. Cinsel faal saatlerimiz, erkeklerle kadınlarınki biraz oynasa da gündüz saatleri ama çalışmak zorundayız o saatlerde. Bu elbette bizi durdurmuyor ama epeyce kısıtlıyor. Cinsellik dışı sosyalleşmemiz de sınırlı ortamlarda ve genelde bizim seçmediğimiz kişilerle olmak veya başlamak zorunda. Tabii o da ne kadar sosyalleşebilirsek, çünkü çalışıyoruz.

 

Zamanımız kısıtlı olduğundan, sosyalleşmemiz olsun, cinsel faaliyetlerimiz olsun, epeyce eksik kalıyorlar. Ama sorun daha da önemli. Evet, cinsel bireyleriz. İnsanlar yok, kadınlar ve erkekler var, kişiliklerimiz cinsel.  Ama gündüz saatlerimiz son derece sınırlı olduğundan bu cinselliğimizi sadece fiziksel seks boyutunda yaşayabiliyoruz. Modern yaşam da bunu teşvik ediyor, hatta cinsel kimliklerimizi homojenleştiriyor, aynılaştırıyor, bir bakıma siliyor. Tam anlamıyla kadın ve erkek olamıyoruz, sadece fiziksel keyif ve üremeyle sınırlıyoruz cinselliklerimizi. Bu bir sorun mu? Evet, çok önemli bir sorun bizim gibi cinsel canlılar için.

Modern Yaşam Bir Çalışma Kampı mı?

Tesadüfen mi bu durumdayız? Basit bir hata mı? Basit bir yoldan sapma mı? Bizim seçimimiz mi bu ya da dayatılmış mı? Bir dünya yaratmışız ve o dünya dönüp bizim efendimiz mi olmuş? Kullanılıyor muyuz? Sanki tutsakları olmuşuz bu yarattığımız yapay dünyanın. Sanki çalışma kamplarında yaşıyoruz?

Kocaman bir çalışma kampı mı modern uygarlık? Çalışma üzerine kurulmuş bir yaşam. İtiraz gelebilir bu bakışıma. Ama çalışmayı erdem olarak gören çok az kişi dışında herkes özlemle bu çalışma hayatının sona ermesini beklemiyor mu? Neden herkes emekliliğini bekliyor, neden herkes çok daha ilerlemiş yaşlarında, bedenleri iyice kullanılıp gençlik yılları geride kaldıktan sonra, yani yaşlandıklarında özgürleşmeyi bekliyor? Bu şekilde çalışmak doğruysa, neden herkes çalışmayacağı günlerin özlemiyle yaşıyor? Doğru olmayan bir şey var demek ki çalışma olayında. Doğal değil ki bedenlerimiz derinden derine tepki gösteriyor çalışmaya.

Bir adım daha ileri gidip bedenlerimiz birer sömürge, modern yaşamın, bu uygarlığın sömürgeleri, diyeceğim. Tamamen kaybetmişiz bedenlerimizi. Bize ait değiller. Sürekli kullanılıyorlar. Bu yarattığımız yapay dünya tarafından. Ya çalıştırılıyoruz ya da ürettiğimiz ürünleri çeşitli şekillerde ama bizim seçmediğimiz, bize dayatılan şekillerde tüketmeye zorlanıyoruz. Hem çalıştırıp ürettiren hem de yaşamlarımızı feda ettirerek bize ürettirdiğini yine bize tükettiren bir düzen. Çok akıllıca, çok sinsice. Hatta boş zamanlarımız, hatta emekliliğimiz bile kullanılıyor. Hatta ellerimize verilen telefonlarımızla bile farkında olmadan işe koşuluyoruz; nesneleri bize tükettirilen bir pazar yaratma işine.

 

Sömürgeleştirme değil de ne denir buna? Ama sömürgeci yok, tüm süreci üstlenmiş bir kişi veya bir grup. Yarattığımız yapay dünyanın kendisi soyut bir güç olarak bu sömürgeleştirmenin sebebi, patronu. Düzen, sistem, modern uygarlığımız, adına ne derseniz artık, patronumuz. Daha ufacıkken başlıyor eğitimimiz. İlk önce okullarda alışıyoruz bir sürü zihniyetiyle yaşamaya ve çalışmaya. O yaban ruhumuz, doğallığımız terbiye ediliyor, işe yarayacak hale getiriliyor. Ondan sonra da bildiğimiz çalışma yaşamı ama kendimizi çok da kötü hissetmememiz için çeşitli tatmin araçları ve etkinlikleriyle donatılmış bir yaşam. Hissetmeyelim ki düzen kendiliğinden yürüsün. Varlıklı veya yoksul olmak da fark etmiyor. Herkes aynı yaşamın, aynı yapay dünyanın içinde. Herkes tüketici, herkes sistem için var. Birileri tepede diğerleri aşağıda gözükse de aslında herkes bir şekilde sistemin kontrolünde, sisteme hizmet ediyor.

 

Sorun bir sistem, bir düzen olması değil, bu sistemin kendisi, bu sistemin sömürgeleştirici doğası. Daha farklı da olabilirdi, daha olumlu, içinde evrildiğimiz doğallıkla kaynaşan ve işleyen. Ama öyle evrilmemiş. İnsanların bir kısmı, bundan aşağı yukarı on bin yıl önce, farklı bir yerleşik yaşama, bedenin, en başta da kadın bedeninin, beraberinde cinselliğin ve doğallığın da, yavaş yavaş sömürgeleştirildikleri bir sisteme, bir yerleşikliğe kaymışlar. Zamanla yayılmış, tüm dünyayı kapsamış bu yaşam tarzı, diğerlerini yok ederek. Önemli bir özelliği, en önemlisi bana göre, bedenin sömürgeleştirilmesine dayanması. Bir virüs gibi, tüm bedenlere bulaşıyor. Elbette tek tip olmamış, farklı beden sömürgeleştirme biçimleri belirmiş tarih boyunca; sömürgeleştirme de evrilmiş. Birkaç örnek: kölelik, serflik, hatta evlilik. Evlilik derken insanların kendilerine eş seçmelerinden değil, bir çalışma kurumu olarak evlilikten bahsediyorum, özellikle de kadın açısından. İlk defa modern çağda görüyoruz bedenin en gelişmiş sömürgeleştirilmesini, toptan tüm bireylerin ve toptan yaşamlarının her alanında, eğlenirken, sosyalleşirken bile çalıştırıldıklarını.

Modern Yaşamın Huzursuzluğu

Ve stres. Daimî, sürekli stres, yani huzursuzluk. Bu şekilde doğallığından uzaklaştırılmış bedenlerimiz, biz farkında olalım veya olmayalım, sürekli huzursuzluk içindeler. Nasıl diye soruyorsanız, çünkü herkesin basit veya kapsamlı huzura kaçış planı, huzuru yakalama planı var. Kimisi hafta sonu kaçışı, kimisi kısa tatil, kimisi de emeklilikten sonra yerleşilecek o ufak kasaba, o huzurlu yer.

 

Bu genel arzumuz o kadar bariz ki, sonunda ticareti de belirmiş. Hem bu genel stresi azaltan hem de stresi bile paraya çeviren çeşitli faaliyetler ve araçlar. Tıpkı yarasını tedavi eden beden gibi, sistem de bu sorunu tedavi etmeye çalışmış. Hâlâ çalışıyor da. Restoranlar, parklar, gece hayatı, tamamen bireyselleştirilmiş ve kısmen anlamsızlaştırılmış cinsellik, psikologlar, yaşam koçları, seyahatler, turizm, tatil siteleri, devremülkler, emeklilik yaşam alanı seçenekleri, rahatlatıcı ve bir kısmı marjinallik görünümüyle gelen yaşam tarzları, spiritüel akımlar, yeni modern dinler. Listeyi büyütmek mümkün. Doğru veya yanlış bulmuyorum bunları ama hepsinin ortak özelliği sadece semptomlara yoğunlaşıyor, asıl soruna inmiyor, kalıcı bir çözüm getirmeye çalışmıyor olmaları.

 

İki kategoride geliyorlar. Çalışma dönemi boyunca sunulan günlük ve haftalık kısa süreli huzur etkinlikleri ve emeklilikle gelen çok daha uzun süreli huzura kaçışlar. Hatta daha da ileri gidip bedenlerimizin mutlulukla ilgili çeşitli hormonlarının etkilerini nasıl arttırabileceğimiz üzerine eğitimler ve internet paylaşımları bile belirdi artık. Normalde böyle bir şeye kafa yormamamız gerekiyor ama hayır onları da biz ayarlayalım. Gerçi belki de öyle olmak zorunda, çünkü hormonlarımız artık doğal evrildikleri ortamda değiller. Bu arada huzursuzluğun, yani modern stresin boyutları ne kadar ciddi ki insanlara hormonlarının etkileri nasıl ayarlanabilir konusuna da el atmışlar.

Modern Yaşamın Aşırı ve Sorumsuz Tüketiciliği

Tüm bunlar bir yana, huzursuzluğun ürettiği bir araç var ki, modern toplumun doğalı, işte asıl sorun orada. Tüketim. Bedenleri sömürgeleştirilmiş bireylerin çektiği eziyetin, daimî stresin, paraya, sistemi kendiliğinden yürüten bir güce dönüşmesi. Yıllarca bu stres çekilmez, bir şeyler yapılması gerekiyor. Yaşamaya benzer bir şeyler. Böyle çalışmanın karşılığı olması gerekiyor ama zaman yetersiz. Bazı şanslı bireyler dışında çoğumuzun yeterli boş zamanı yok. Hafta sonları ve kısa tatiller, o kadar. Yaşadığını hissetmek için ne yapabilirsin bu koşullarda? İşte modern yaşamın tüketimi burada devreye giriyor. Satın al, harca ve tüket. Bütün enerjini nesnelere ver, nesneler üzerinden tatmin olmaya çalış. Kıyafetler, yemekler, telefonlar, arabalar, evler, yelkenliler, yatlar vs. Örnekler çoğaltılabilir.

 

Hem bu yaşam tarzı hem de onunla gelen tüketim, ama kontrolsüz, geçici boşluk doldurucu tüketim, belli sınırlar içinde kalabilse, kalabilseydi, çok da sorun olmayabilirdi. Bunu tercih edenler de var. Olabilir. O da bir yaşam biçimi. Hatta tercih edenler veya ettirilenler çoğunlukta. Ama işte böyle kalmadı modern yaşamın tüketimi, küreselleşti ve sonunda sebep olduğu ekolojik zarar da yereli aşıp gezegensel boyuta ulaştı. Böyle yaşayan da yaşamak istemeyen de eş derecede etkileniyor bu küresel ekolojik sorunlardan.

 

Sorunu yaşam tarzında görebiliriz. Aşırıya kaçmayalım, sürdürülebilir boyutta tutalım diyebiliriz. Evet, ilk anda yaşam tarzı sorunu gibi gözüküyor, bir bakıma da öyle. İklim krizimizi veya diğer ekolojik sorunlarımızı yaratan bu kontrolsüz ve sorumsuz tüketimin özünü oluşturduğu yaşam tarzı. Ama bir dakika! Yaşam tarzı sonuç, sebep değil. Bedenlerimizin sömürgeleştirilmesi bu düzeye varmasaydı, bedenlerimiz doğal ortamlarından bu kadar uzaklaştırılmasaydılar, yani doğal mutluluğu yakalayabilseydik, tüketim çılgınlığı da bu derece kontrolsüz, bu derece vahşi boyutlara ulaşmayabilirdi. Modern yaşamın getirdiği mutsuzluk daha fazla tüketime yol açıyor, daha fazla tüketim de yerküremizin bizim alışkın olduğumuz işleyişini, yaşadığımız habitatı bozuyor, sekteye uğratıyor. Bu zinciri kırabilir miyiz?

Modern Yaşamla Stockholm Sendromu İlişkimiz

Bu sömürgeleştirmenin, insanların yaşadığı daha önceki sömürgeleştirilmelere göre şöyle bir farkı var. Aslında görece özgürüz. Köle değiliz, feodal beye veya ağaya çalışan serf de değiliz. Sadece manipüle edilen ama yine de görece özgür bireyleriz. Evet, teşvikler ve özendirmeler güçlü. Konforlu yaşam, görece emniyetli koşullar ve rutinlerden oluşan bir yaşam. Vazgeçmek istemiyoruz bu görece rahatlıktan. Bir yandan da çok rahatsızız, kaçmak istiyoruz bu yaşam biçiminden. Yine de sistem dediğimiz ve bizim yarattığımız soyut gücü suçlayamıyoruz, görece özgürlüğümüzü bu sorunu çözecek tercihlerde bulunmak için kullanamıyoruz. Çünkü hem bu sistemin yaratıcıları ve sessiz destekçileri, hem de tutsakları ve kurbanlarıyız. Bir tür Stockholm sendromu içindeyiz yarattığımız dünyayla; bizi tutsak eden, bizi rehin alan bu düzene  sempatiyle, bir tür sevgiyle yaklaşıyoruz. Ya da daha kötüsü, farkındayız suç ortaklığımızı ve görmek istemiyoruz ne felaketler getirebileceğini, bize ve diğerlerine. Çok azımız itiraz edebiliyor bu yaşam tarzının talep ettiği bedele.  

Doğallığa Dönüş – Ekolojik Yaşam

xxx

bottom of page