top of page
Latmos

Ekolojik Manifestom: Yapay Habitat ve Mutsuzluk

Kontrolden Çıkmış Habitat Sorunuyla, Bir Ekolojik Kanserle Karşı Karşıyayız  

Ekolojik yaşam akla birçok şey getiriyor: organik beslenme, ekolojik tarım, tüketimi kısmak, çöp ayrıştırmak, karbon ayak izini düşürmek vs. Ya da çıtayı yükseltip kentten köye geçip daha "doğal" yaşamak. Tek başına ya da arkadaşlarla. Modern komüncülük yani. Ya da kendi başına yetmecilik. Sessizlik, huzur, yılların yorgunluğunu atma arzusu. Yorgunluk. Kilit kavram bu aslında. Yoksa bir kaçış mı? Öyle gibi.

 

Oysa kaçış olmamalı. Bunların hiçbiri olmamalı. Ya da belki sadece ilk başta. Neredeyse hepsi çaresizlik dışavurumları, bir kaçış arzusunun düşündürdükleri bunlar. İlk önce bu kaçış psikolojisinden kurtulmak gerek. Doğallaşmayı, bir buluşma, ya da hatta bir yeniden karşılaşma, o çok daha büyük şeyle karşılaşma, bir özgürleşme, bedenen ve zihnen özgürleşme olarak düşünmek gerekiyor doğallaşmayı. 

Kavramlar

İnsan ve Doğa

Önce kavramlarla başlayayım. Verilmiş, öğretilmiş, dayatılmış kavramlarla, kavramlarımızla. 

 

İnsan. Ve doğa. Veya insan ve doğa. Aradaki 've' sanki biraz sorunlu. Hatta tehlikeli. Sanki birleştirmiyor da ayırıyor. Sanki bir yanda insan, diğer yanda doğa diyor. İnsan ile doğa desek? Daha mı iyi? Yakınlaştırıyor gibi. Neredeyse kaynaştıracak. Peki, tek bir sözcük olsa. Örneğin, doğainsan. Ya da doğal-insan. Uygar ya da modern insana karşı yeni bir insan tanımı gibi. İkisi birlikte tek bir kavramda. İlk önce ve’yi, insan ve doğayı, sonra da ile’yi, insan ile doğayı aşmak. Belki de buradan başlamamız gerekiyor.

 

Ayırmışız. Bir yana insanı, diğer yana doğayı koymuşuz. Kavgaya tutuşmuşuz sonra da. Kontrol kavgasına. On bin yıl önce başlattığımız uygarlığımızın tanımı tam da bu hırs olmuş. Yanlış. Eksik demiyorum, yanlış. Düzeltelim demişiz, bu sefer de başka şekilde ayırmışız. Toprak Ana, Tabiat Ana. Doğa ne ana ne baba. Ne tanrı ne de tanrıça. Ne uyum ne de denge. Doğa bir akış, belki çok daha büyük bir akışlar dizisi içinde bir akış ama akış. Sayısız görünüşleriyle, şekil ve halleriyle bir akış ve insan da o akışlardan sadece biri.

Ne Denge ne de Uyum, Çatışmacı Akış

Dengeci değil bu akış. Öyle görüyoruz sık sık. Görmek istiyoruz ama değil. Uyumcu da değil. Aksine farklılaştırıcı ve çatışmacı. Çatışmalar arasında belli anlar var, her şeyin dengede gözüktüğü. Uyuma koşullanmış modern beyinlerimiz. Ya da koşullandırılmışız. O yüzden denge görüyoruz, dinginlik ve durağanlık, huzursal uyum ve doğayı bunlarla ilişkilendirerek doğa dengedir, uyumdur diyoruz.

 

Bu bizim icadımız. İlk önce bunu silmemiz gerekiyor zihnimizden. Çünkü her şeyden önce saçma bir yaklaşım. Doğa olarak adlandırdığımız şey sürekli değişen bir şey. Tüm yerküre hareket halinde, sürekli değişen bir şey. Denge ise tam tersini ifade eden bir kavram. Denge demek her şeyin olduğu gibi kalması, değişimin olmaması demek. Uyum da öyle. Mükemmel uyumun olduğu yerde aslında hiçbir şey hareket halinde değildir, hiçbir şey değişmiyor ve evrilmiyordur. Böyle bir şey olamayacağı için biyologlar dinamik denge denen bir kavram ileri sürmüştür. Doğal habitat dinamik denge halinde bir habitattır. Yani sürekli değişir ama bu değişim süreçleri belli süreler için karşılıklı denge halinde olabilirler. Ama bu dengeler biz fark edemiyorsak da yavaş yavaş değişirler. İşte bu yüzden denge yerine böyle bir akıştan bahsetmek daha doğru bir yaklaşımdır.  

 

Bu doğa dediğimiz şey aslında dışımızdaki dünyadır, yerküremizin bizim yerleşik dünyamızın dışında kalan kısmı. Bir zamanlar terk ettiğimiz yer. Biz modernler ona doğa deriz. Onu uygarlık adını verdiğimiz yerleşik dünyamızın karşıtı yapmışız. Ama bu öyle bir karşıt ki, sanki uygarlığımızdan daha iyi bir yer. Çünkü uyumla ilişkilendirmişiz. Neden bu terk ettiğimiz yeri bizden çok daha uyumlu bir dünya olarak kabul ediyoruz? Tersi olması gerekmiyor mu? Doğal habitatları bu yüzden terk etmedik mi? Ya da bu bir tür tuzak mı? Aslında yerküremizde olmayan bir şey yaratarak, doğayı bize mükemmel uyumun dünyası olarak göstererek, bizi mi zorluyorlar böyle bir uyumun peşinden koşmaya, bizi modern işleyişin hizmetkarları yapmaya. 

 

Denge ve uyum değil, sadece döngüler ve süreçler, yani akışlar var yerküremizde. Doğal akışlar, büyük ölçüde rastlantısal olan kendiliğinden işleyişlerini, doğal işleyişlerini izleyen akışlar. 

Doğa mı Doğallık mı?

Modern beyinlerimiz somut nesneler görmeye alıştırıldığından bu akışlar yumağını da öyle görüyoruz, nesnemsi bir şey olarak algılıyoruz. Akış görmeye, algılamaya alışmamışız. Oysa o doğanın parçası olarak gördüğümüz şeylerin hepsi birer akış. Sürekli değişen, hiç de aşılmaz sınırlarla ayrılmayan akışlar, iç içe geçmeler. Muhtemelen gözlerimiz ve biz akışlar değil de nesneler görmeye daha eğilimli şekilde evrilmişiz. Çoğu kez, çok bariz durumlar dışında durağan nesneler olarak algılıyoruz bu akışları.

 

Doğa, eğer illa kullanacaksak bu kavramı, akışlardan ibaret. Bir ağaç, kabuğunun altında ve hatta üstünde binlerce akıştan ibaret. Her yerde sürekli bir şeyler bir yerden bir yere gidiyor, sürekli alışverişler, yer değiştirmeler, beliren, daha sonra yok olan şeyler. Sürekli enerji ve maddenin yer değiştirmeleri. Ağaç, kabuğuyla tüm bu akışlara bir geçici kılıf, bir beden aslında. Bu anlamda bir nesneleşme var ama bir akışlar dünyasını örten, ayıran bir nesne aynı zamanda.  

İnsan da böyle, derisinin altında muazzam bir akışlar dünyası var. Mikroskobik bir dünya, hücreler, süratle bir yerden diğerine giden minik parçacıklar, sürekli enerji ve madde transferleri, hatta bizi kendilerine habitat yapmış tek hücreliler, bakteriler ve daha bir dolu akış. Ama sadece günlük değil, bir tür olarak sürekli dışarıdaki habitatla olan etkileşimlerden dolayı yüzlerce, binlerce yıllık çok daha büyük bir akış olarak evrimin etkisi altında bir akışlar yumağı. Tek de değiliz bu anlamda. Çeşitli türler, canlılar, hatta çeşitli cansızlar, cansızlar. Tüm bu akışların kılıfı da yerküremiz. Onun içinde yer alıyor bütün bu akışsal dünya. Her biri bir süreliğine var, sonra yerini başka akışlar alıyor. Gerçi çoğu kez çok uzun süreler bunlar ama sonuçta hepsi geçici ve hepsi çok daha büyük bir yerküresel kendiliğindenliğin içinde. İşte bunun adı doğallık ve eğer kocaman evrenin içinde kendimizi ayıracaksak yerküresel doğallık da diyebiliriz. 

O akışın bir parçasıyız. Tıpkı hem bir nehrin hem de onun her damlasının su olması gibi, biz de doğayla aynı özden, onu yaratmış doğallıktan, aynı akıştan geliyoruz. Doğallık, bir yüce güç olarak yaratmadı bizi. Ne o bir yaradan ne de biz yaratılanız. Biz ve diğerleri, hepimiz birlikte yerküresel doğallığın parçalarıyız, o akışı oluşturuyoruz. Bu doğallığın milyonlarca görünüşünden, halinden biriyiz. Bu süreç, milyonlarca farklı halin belirdiği bu sürecin adı doğallık.

 

Doğa kavramıysa daha farklı bir şey. Her şeyden önce bir ayırma. Bu doğallıktan kopmamışsak da, ki kopmamız mümkün değil, böyle bir gücümüz yok, biz aksine inanıyorsak da yok, bundan yaklaşık on bin yıl önce kurmaya başladığımız yapay habitatlarımızı bu yerküresel doğallıktan ayırmışız. Düşünsel düzeyde ayırmışız ve bu kendimizden ayırdığımız kısma doğa demişiz. Bu ayırmadan önce doğal habitatlarda yaşarken, on binlerce yıl boyunca muhtemelen böyle bir ayrım görmemişiz. Bugün hâlâ doğal habitatlarda yaşayan topluluklarda doğa denen bir ayrımın olmaması daha önce de böyle olduğumuza işaret ediyor. Kendi yapay habitatlarımızı kurdukça ve onları birer nesne olarak algıladıkça, dışlarındaki dünyayı, dışta kalmış bu doğallığı da doğa olarak nesneleştirmişiz. Oysa akış kavramının bize çok da yabancı olmadığını çeşitli insan topluluklarında belirmiş akış anlatılarından biliyoruz. Ama sonunda nesneci doğa yaklaşımı kazanmış. En azından şimdilik.

 

Oysa eğer tüm bu doğallığı bir kılıfın içinde olarak algılayacaksak, bir nesne gibi göreceksek, doğru ifade doğa değil yerküre olmalı. Doğa, bu yerküreselliğin bir kısmına kendi icadımız yapay habitatlar adına el koymanın adı. Aslında tek bir şey varken onu ikiye ayırarak kendi ekolojik tecavüzümüze, ekolojik saldırganlığımıza kılıf uydurmuş oluyoruz. Eğer bu tarafta değilsek, doğa değil yerküresel doğallık dememiz, bir nesne değil bir akış görmemiz gerekiyor.  

Doğal ve Yapay Habitatlar

İnsan nesne yapabilen bir canlı. Sadece doğal halde bulduğunu kullanmıyor, doğal olanı başka bir şeye dönüştürüp kullanabiliyor da. Yeni bir şey, doğal olarak yerkürede var olmayan nesneler yapabiliyor. Beyni bu yönde evrilmiş gibi. Soyut düşünme becerisinden ziyade nesne yapıcılığa yönelik düşünme becerisi daha baskın gibi. Soyut düşünme sanki beklenmedik ikincil ürünü beynimizin. Muhtemelen bu yüzden de daha nadir, üzerinde çalışılması gerekiyor.

 

Bu nesne yapıcılığının içinde çevre yapmak da var. Basit bir barınak ya da bir nehre çalılardan ufak bir baraj değil sadece. Yeni bir çevre, bulduğu doğal ortamı tamamen değiştiren bir çevre. Kocaman kentler mesela. Yerkürenin doğal akışlarına göre kendiliğinden belirmemiş yapay çevreler. Farklı akışlar beliriyor o çevrelerde, yerküresel doğallıktan nispeten bağımsız, doğal akışların ancak dolaylı olarak etkileyebildiği, hatta bunlara karşıt kendiliğindenliklere yol açan yapay akışlar.

Çevre Değil Habitat

İlk önce çok önemli bir ayrım. İnsan aslında çevre değil, habitat yapıyor. Daha doğrusu yapay habitat. Burada çevre kavramını tercih etmemek gerek. O da doğa gibi ayırımcı, kafa karıştırıcı bir soyutlamanın, insanı habitatından ayrı düşünmeye teşvik eden ideolojinin ürünü. Açıkçası her zaman ideolojik de sayılmaz. Böyle düşünmeye eğilimimiz de var. Oysa hiçbir canlıyı habitatından ayıramayız. Her canlı habitatıyla gelir, belirir ve evrilir. Aynı şekilde bir habitatı da içindeki unsurlardan, en başta da içerdiği canlılardan ayrı düşünemeyiz. Her zaman bir canlı-habitat ikilisi vardır. Bu aslında tektir ve böyle de düşünmek zorundayız. Bunları ayrı görmemiz bizi böyle düşünmeye zorlayan, habitatı sadece kaynak olarak düşünen ideolojik yaklaşımın yarattığı bir tutumdur. İşte çevre tam da böyle bir yaklaşımda ortaya çıkıyor. Oysa ancak insan ürünü habitatlarda bir çevreden bahsedilebilir. Onun haricinde, yerküremizde hep habitatlar vardır, çevreler değil. Dolayısıyla doğal habitatları çevre olarak adlandırmaya başladığımızda ve onları koruma çabalarımızı da çevrecilik olarak adlandırdığımızda aslında farkında olmadan doğal habitatları kaynak olarak gören zihniyete hizmet etmiş oluyoruz. Çevre mücadelesi ancak yapay habitatların içinde yürütülebilir. Yapay habitatlarımızın dışındaki alanlar doğal habitatlardır, bizim çevremiz değil. ​​

Yapay Habitattaki Yapayın Anlamı?

​​​Yalnız insanın yaptığı habitat doğal değil, yapaydır. Belki bir gün doğal habitat yapmanın yolunu da öğreneceğiz ama şu anda sadece yapay habitat yapabiliyoruz. İlk önce doğal/yapay ayırımıyla başlayayım. Çok kafa karıştırıyor. Yapay deyince aklımıza ilk gelen yapmak oluyor. Aslında tam olarak o değil. Zaten bir şeyin insan ürünü olduğunu vurgulayacaksak, doğru ifadeler insan yapımı veya yapma olmalı. Yapay sözcüğü bir şeyin doğal olmayan kopyası veya versiyonu anlamında kullanılmalı, yani eski söyleyişte bir şeyin suni olması. Burada her ne kadar insan yapımı olmaya vurgu varsa da sözcüğün asıl vermeye çalıştığı anlam bir şeyin  doğal olmaması, bir taklit olmasıdır. Günümüzde dilimizdeki bu ayrım kısmen kayboldu, bu yüzden de sık sık kafa karışıklığı beliriyor bu kavramla ilgili. İnsan yapımı bir taklit olarak anlaşılacağına, insan yapımı olarak anlaşılıyor. Burada yapay habitat derken orijinal anlama sadık kalıyorum, yani doğal habitatın taklidi anlamında bir habitattan bahsediyorum. ​ ​​

İnsan Doğalsa Yaptıkları da Doğaldır Argümanı

​​​​Yapaylıkla ilgili bu anlam karışıklığının yol açtığı bir yanlış argüman da bu bağlamda sık sık karşımıza çıkabiliyor. Argüman şöyle: İnsan doğalsa, çünkü bu yerkürede evrilmiştir, yani doğal habitatlarda, dolayısıyla doğal bir varlıktır, o zaman onun yaptığı her şey de doğal kabul edilmelidir. Çünkü her ne yapıyorsa yapsın, sonuçta doğada evrilmiş bir canlının ona özgü davranışlarının veya özelliklerinin ürünü olduğundan o da doğal kabul edilmelidir. Eğer bu onun ürünü bir habitatsa o da doğaldır. Çünkü doğal bir varlık yapmaktadır bu habitatı. İlk başta ikna edici gelse de bu argüman aslında ciddi bir boşluk içermektedir. Doğal bir şeyin sonucu veya ürünü her şey doğaldır demekte ama doğal olanın niye doğal kabul edilmesi gerektiğini açıklamamaktadır. Bu doğallık tanımına göre aslında her şey doğal olmaktadır ve böyle olunca da doğal yapay ayrımına gerek kalmamaktadır. Kısacası, doğada olan her şey doğaldır deyip sıyrılmaktadır işin içinden. Gerçi bu basit bir meseleden sıyrılma değil, aslında tehlikeli bir ideolojik manevradır. Böylece doğallığa aykırı her şey, her türlü ekolojik kriz, toplumsal karışıklık vb her şey doğal ve dolayısıyla da kaçınılmaz ilan edilmektedir.​​​

Kendiliğindenlik

​​​​​Oysa doğallığı doğada olmakla değil (zaten doğa kavramı da bir icattır), kendiliğindenlikle bağlantılı düşünmeliyiz. İnsan doğaldır, çünkü onu ayakta tutan süreçler kendiliğinden çalışır. Ama bu ne tür bir kendiliğindenliktir? Bir kere başladıktan sonra kendiliğinden devam eden, kendisini sürdürülebilen yapı ve süreçlere mi doğal diyeceğiz, yoksa başlangıcın da mı kendiliğinden olması gerekiyor? Burada bir şey daha olması gerekiyor.

Burada bahsedilen kendiliğindenlik özünde enerji temininin niteliğiyle ilgili. Doğal oluşumların veya süreçlerin enerji temininin kurulması, ayarlanması veya örgütlenmesi gerekmiyor. Örneğin, bedenimizin nasıl enerji temin edeceğine kafa yormamıza gerek yok. Bunu bizim dışımızda sağlayan bir düzenin, bir işleyişin parçasıyız, kendiliğinden yürüyen bir işleyişin. Örneğin, bir masa için gerekli tüm bileşenleri bir araya getirin, o süreci başlatacak enerjiyi temin etmezseniz, o bileşenlerin hiçbiri bir araya gelip o masayı yapmayacaktır. Daha sonra yaptıktan sonra da sürdürülebilmesi, çürüyüp yok olmaması için sürekli enerji sağlamanız gerekecektir. Doğal oluşum ve süreçlerde bu kendiliğinden olur. Ortaya çıkan her neyse bu çoğu kez uzun bir sürecin sonucudur ve bu sürecin enerjisi kendiliğinden vardır, birilerinin veya bir şeylerin bunu temin etmesi gerekmez. Ama en önemlisi bu enerjinin işe koşulması gerekmez. Bu işe koşulma da kendiliğindendir. Bir değişiklik olana kadar bu işleyiş bu şekilde sürer.  ​​​

Kör Kendiliğindenlik

​​​​​​Bu tanım ilk anda yeterli görülebilir. Büyük ölçüde de yeterli. Büyük ölçüde diyorum, çünkü aslında tam bir kendiliğindenlik sunmamaktadır. Çünkü yapay kabul edilen süreçler de bir süre sonra buraya ulaşabilir. Bugün olmasa da daha ileri bir tarihte o tür teknolojiler üretebiliriz. Doğallığın ne olduğunu tam anlamıyla kavrayabilmek için o kör ifadesine ihtiyacımız var. Doğal hiçbir oluşum veya süreç tasarlanmaz. Burada insan türü bir zekanın tasarlama faaliyetinden bahsetmiyorum. Tasarlanmaz derken çıkan son ürüne bakarak ondan önceki evreler arasında ilişki görmek, yani bir neden sonuç ilişkisi bile kurmak, eğer konumuz doğallıksa anlamsızdır. A ve B bir araya geldiği için C olmuştur diyebilirsiniz ve bunu dediğiniz anda tasarımsal bir oluşumdan bahsetmektesinizdir. Çünkü evet, A ve B bir araya geldiği için C olmuştur ama A ve B bir araya gelmemiştir. Bir şeyler olduysa tamamen tesadüfen olmuştur.

 

Doğal enerji ve madde alışverişleri bu anlamda tamamen amaçsızdır. Bir şekilde olmaktadırlar ve bu olmalar sırasında bir şeyler beliriyorsa, bir şeyler ortaya çıkıyorsa, bunların onları getirdiği düşünülen enerji ve madde alışverişleriyle ilgisi yoktur. Yapay habitatsa tam tersine her zaman tasarımla başlar. Ne kadar ilkel olursa olsun, enerji ve madde alışverişi ilk önce her zaman tasarımsaldır. Yapay habitat amaçlı bir örgütlenmedir. Doğallıkta böyle bir şey yoktur. Eğer ortaya insan çıktıysa, evet, bu bir sürecin sonucudur ama o sürecin hiçbir kademesinde enerji ve madde alışverişleri böyle bir şey için gerçekleşmemiştir. Eğer belli süreçler bizi bedenen sürdürüyorlarsa, burada da amaçbedenen sürdürülmemiz değildir. Onlar bir şekilde bizi sürdürüyordur ama hiçbir zaman bizi sürdürmek için evrilmemişlerdir. Bir habitatı sürdürmektedirler, bizi değil.

 

Doğal süreçler sırasında sürekli bir şeyler olmaktadır. Örneğin, insan gibi epey karmaşık bir canlı çıkmıştır. Bu bir tasarım gibi gözükebilir ama bu milyonlarca yıl boyunca enerji ve madde alışverişleşmelerinin tesadüfen açtığı çeşitli yolların, süreçlerin geldiği bir duraktır. O bedenin içinde olup bitenlerin dışarıyla çok da ilgisi yoktur. Bedenin içinde olup bitenler daha çok bir habitatın bileşenleridir. Bu şekilde evrilmişlerdir ama bu habitatın bir hayvan türüne karşılık gelmesi tamamen farklı ve tesadüfi bir oluşumdur. Bu ikisi arasında bir bağlantı yoktur. Bu habitattın evrimi sırasındaki enerji ve madde alışverişleri bu sonucu getirmiştir.  ​​​

Doğal Habitat

​​​​​​​Doğal habitat işte tam da bu oluyor. Sürekli bir şeyler olmaktadır enerji ve madde alışverişleri anlamında. Bu sırada bir şeyler belirmektedir ve bu bir şeylerin sebebi bu enerji ve madde ağlarında gerçekleşen süreçlerdir ama o beliren şeylerin belirmesine özgü bir süreç olmadığı görülmektedir. Doğal habitat, çok ama çok sayıda sürecin rastlantısal bir araya gelmesinin sonucu olarak çıkmaktadır karşımıza. Hiçbir şekilde bir tasarım söz konusu değildir, bilinçli veya bilinçsiz. Yani tasarım derken sadece zeka ürünü bir şeyden bahsetmiyorum. Süreçlere bakıp bu süreçler şuna yol açabilir anlamında, daha çok neden sonuç ilişkileri bağlamında bir tasarımdan bile bahsetmek mümkün gözükmemektedir. Geriye giderek nasıl evrildiğini  çözmek mümkün olsa bile, ne aynı başlangıç koşullarının tekrar aynı sonucu getireceğinin garantisi vardır ne de bir süreliğine bile nasıl bir yön alacağının ipuçlarını görmek mümkündür. Doğal habitat bu anlamda kör kendiliğindenliği olan bir oluşumdur. Hatta bu sebeple doğal habitatı doğal habitat olarak tanımlamak bile zordur denebilir.  ​​​

Yapay Habitatın Tasarımsallığı

​​​​​​​Yapay habitatsa tam tersine tasarımsal bir habitattır. Başlangıcında bu açıkça gözükmese de, ve çok uzun süre böyle kalabilir de, zaman içinde hedefçilik ve tasarımsal örgütlenme açıkça  öne çıkar. Doğal habitattan en büyük farklılığı da budur. Evet, kurulması ve sürdürülmesi için başka birilerinin veya şeylerin enerji temin etmesi şarttır. Belki bu ileride değişebilir ama şu anda örneğin bir masayı yapmak ve sürdürmek için ya insan ya da makine çabası ve bu çabayı yürütecek enerji gereklidir. Malzemeleri masayı kendiliğinden yapamazlar.

Aslında doğal habitat veya onun sebebi yerküresel doğallık da böyle bir şey yapmamaktadır. Çünkü yerküresel doğallığın hiçbir süreci bir doğal habitat yapmak ve sürdürmek için değildir. Ama bu süreçler sayesinde ortaya bir habitat çıkar ve sürer. Yapay habitat diye bir şey yoksa ortalıkta o zaman bunun adı sadece habitattır. Ancak yapay habitatın belirmesiyle birlikte bu habitata doğal etiketini iliştiririz. ​​​​

Yapay habitatınsa onu yapan ve sürdüren süreçleri vardır; olmak zorundadırlar. İlk başta bu gözükmese de böyle bir tasarımsal hedef bir süre sonra gözükür ve işte bu yüzden de doğal değildir. Onu ortaya çıkaran insanlar doğal süreçlerin ürünü, yani kör kendiliğindenliğin sonucu ya da hakim dille doğal bile olsalar, yapay habitat yine de doğal değildir. Çünkü onun oluşumunda artık kör kendiliğindenlik yoktur. Süreçler kör değildir; yapay habitatı oluşturmak ve sürdürmek içindirler. Yani süreçsel bir tasarım vardır. Başlangıcından bir süre sonra bazı süreçlerin işlevlerinini yapay habitatı ayakta tutmak oldukları görülür. 

Yapay Habitatın Enerji İhtiyacı 

​​​​​​​​Bu ayakta tutma fazladan bir iştir. Birileri veya bir şeyler bu işi üstlenmelidir ama bir de bu işi yürütecek enerji bir şekilde temin edilmelidir. Görüldüğü gibi, yapay habitatın doğal habitattan farklı bu özelliği, yani hedefsel ve/veya tasarımsal bir oluşum olması doğal habitatta olmayan habitatı ayakta tutma işi yapmayı ve bunun için enerji üretmeyi gerektirir. Bu da birilerine veya bir şeylere çıkacak bir fatura demektir. Çünkü bu enerji bir yerden gelmelidir ve bu işin sonunda çıkacak atık da bir yere gitmelidir. 

 

Yerküresel doğallık tam bir işleyiştir; ne eksiktir ne de kullanmadığı fazlalığı vardır. Yapay habitatın bu tür fazlalıkları için ayrılmış ne kaynak ne de yer vardır. İnsan bir doğal işleyiş ürünü olarak bu işleyişin parçasıdır. Onu sürdüren enerji zaten bu doğallığın içindeki enerji ve madde alışverişlerinin parçasıdır. Ama kendisine bir habitat yapmaya kalkıştığında bunun enerji ve yer olarak karşılığı yoktur yerküresel doğallıkta. Belki uzun bir evrimin sonucunda bu olabilir ama insanda gördüğümüz kısalıkta bir sürede bu talep karşılıksızdır. Dolayısıyla zorla alınması gerekecektir. Habitat kurucusu insanlar olarak tam da bunu yapmaktayız. Bunun belki daha ekolojik bir yöntemi bulunabilir belki ama şu ana kadar buna pek kafa yormadık ve bugüne geldik. Ekolojik krizler artık buna kafa yormamız ya da sonuçlarına katlanmamız gerektiğini söylüyor. ​​

10658758_10156401975410243_2075574269886887728_o.jpg

Yapay Habitatın Belirişi 

"Bazı İnsanların" Yerleşik Yaşama Geçişi

İlk önce doğallık vardı, yerküremiz ve onun doğallığı, doğal, yani kendiliğinden süreçleri. Bu doğallığın bir yerinde, tıpkı birçok canlı ve cansız gibi, biz evrildik, biz, insanlar. Bu süreç içinde evrildiğimiz için de bedensel anlamda bu doğallığa uyumluyuz. Ayrıca çok uzun süre doğal habitatlarda, yerküresel doğallığın içinde var olduk. Ta ki bir gün bir kısmımız farklı bir yönde gitmeye, kendi habitatlarını kurmaya karar verene kadar.

Bu değişim yerkürenin sonuncu buzul çağından çıktığı döneme, yani soğuktan sıcağa bir iklim değişimine denk geldi. Bu sırada başladık kendi habitatlarımızı yapmaya. Hepimiz değil ama; sadece bir kısmımız. Ve her yerde aynı ölçekte ve nitelikte de değil. Bu bir kısmın arasından bir kısmımız bu habitatların başlangıçtaki en basit hallerinde kaldı. Pek değişmediler. Bir kısmımız da çok büyük uygarlıklara dönüşerek sonunda bugünkü modern kapitalist dünyada buluşacakları yola girdi. Derdimiz bu ikinci grupla başladı.​​​​​

Yepyeni Bir Faaliyet: Çalışma

İlk önce şunu belirtmek gerekiyor. Bu bilinçli bir geçiş değil, rastlantısal bir süreç. İnsanlar bir araya gelip kendi habitatımızı yapalım demediler. Muhtemelen habitat denen kavrama bugün bizim kadar hakim değillerdi. Bizim bile ne kadar hakim olduğumuz şüpheli.

 

Yapay habitatlarda belli bir eşik aşıldığında, yani insanlar kendi barınakları dışında ortak alanlar yapmaya başladıklarında, enerji ihtiyacı da artıyor. O evrede bu enerjiyi sağlayacak tek bir kaynak var: İnsan. Çok uzun süre de değişmiyor bu. Hammadde temin edilecek, getirilecek, ardından söz konusu şey yapılacak ve en son olarak da hemen yok olup gitmemesi için bu şeye bakılacak. Böylece yepyeni bir faaliyetle tanışıyor insanlar: Çalışmak. 

Elbette yepyeni değil bu faaliyet türü. İnsan çalışıyor ama sadece temel ihtiyaçları için, bir habitat yapıp sürdürmek için değil. Yerleşik yaşam geçişle birlikte bu değişiyor. Artık bu yeni yapay habitat için de çalışması gerekiyor. Bu nadir rastlanan bir durum canlılar dünyasında. Burada basit bir konuttan veya mega konuttan bahsetmiyoruz, bir çevre kurulması ve bunun sürdürülmesi gerekiyor. Bunu neredeyse hiçbir canlı yapmıyor ve insan da on binlerce yıl bunu yapmadan yaşamış. Hatta daha önceki insan türlerine de bakarsak milyonlarca yıl böyle bir şeye ihtiyacı olmamış. Ta ki yerleşik yaşama kadar. Demek ki insanın olmazsa olmaz bir özelliği değil bu, habitat yapmadan da yaşayabiliyoruz.

Yerküresel Doğallığın Bozucu ve Yıkıcı Etkilerinin Engellenmesi Şartı 

​Ama yapıyoruz, en azından son on bin yıldır, ve artık yapay habitatlarımız olmadan yaşamamız da pek mümkün değil gibi. Neden bu yola girdik? Burada bunun açıklamasına girmeyeceğim. Daha ziyade çalışma faaliyetiyle başlayarak yapay habitatın belirmesinin biz insanlarda ve yerküremizde ne gibi temel sorunlara sebep olduğundan bahsedeceğim.  

Yapay habitatın en önemli farklılığı düzenli çalışma şartıyla birlikte gelmesi. Çünkü başka türlü var olamıyor. İki tür çalışma gerekiyor. Yapmak için ve sürdürmek için. Yapay habitatı sürdürmek aslında çalışmanın büyük kısmını oluşturuyor ve çoğu kez daha fazla yapmayı teşvik ediyor. 


Yapay habitatın üzerinde yükseldiği alan ya da yer her zaman yerküresel doğallıktan gelmek zorunda ama bu hiçbir zaman doğal işleyişin etkilerinin sıfırlandığı anlamına gelmiyor. ​Yapay habitat yapmak demek, yerküresel doğallığın parçası olan bir yere el koyarak orayı belli bir tasarıma göre dönüştürmek demek. Fakat oradaki bitki örtüsünü, hayvan dünyasını, dağları, taşları, jeolojik yapıyı, yani her şey değiştirilse, hatta ortadan kaldırılsa bile, yapıyoruz da bunu, yine de hiçbir zaman yerküresel doğallığın etkilerini sıfırlanmıyor. Çünkü imkansız. Çünkü yerküredeyiz.

 

Sıfırlayamadığımız için de yapay habitat sürekli yerküresel doğallığın bozucu ve yıkıcı etkilerine maruz kalıyor. Ancak organik varlıklar buna direnebiliyor. O da ancak belli bir süre. Yapay habitatın böyle bir şansı yok; sürebilmesi için sürekli  desteklenmesi gerekiyor. Bu yüzden yerleşik insanın önceliği en baştan beri yapay habitatı yerküresel doğallığa rağmen sürdürmek olmuştur. Bu da çalışma ve enerji temini demektir. Çok övündüğümüz "Uygarlık Tarihi"miz bir bakıma bu yanlış direnişin tarihinden başka bir şey değildir.​​​

Yapay Habitatın Enerji İhtiyacının Kontrolsüz Büyümeyi Teşvik Etme İhtimalinin Belirmesi

​​​Yerleşik yaşamın henüz son derece basit olduğu evrede bu ciddi bir sorun olmayacaktır. Yerleşiklik bu düzeyi aşmadığı sürece, ki dünyamızın bazı bölgelerinde çok uzun süre kaldığını görüyoruz, doğal süreçlerin yıkıcı etkilerine karşı direnmek ne ekonomik ne toplumsal ne de kültürel açılardan büyük bir yatırım istemeyecektir. Ama ya aşarsa?

Yani yapay habitat bu evrede kalmayıp giderek büyümeye başlarsa ve daha da kötüsü habitatın sürdürülmesi sorununun çözümü onun büyümesi olarak görülürse işler çığırından çıkabilir. Çıkabiliyor, artık apaçık göründüğü üzere. Böyle bir durum bir anda sürekli büyüyen ve yayılan bir yapay habitata yol açabiliyor. Bu da haliyle daha fazla enerji ve dolayısıyla yerküresel kaynakların daha fazla kullanılması ve tüketilmesi anlamına geliyor.

 

Bu büyüme durmadığında, yapay habitatı sürdürmenin yöntemi bu yapıldığında, yerküresel doğallığın bozucu ve yıkıcı etkileri de yerlerini ilk önce bölgesel, daha sonra da küresel ekolojik krizlere bırakır. Böylece artık sorunumuz da bu yapıları, bu kentleri iklimin ve diğer doğal süreçlerin bozucu, çürütücü, yıpratıcı etkilerinden nasıl koruruz, bu kurduğumuz habitatımızı bunlara rağmen nasıl sürdürebiliriz olmaktan çıkar. Çünkü artık bu bitmeyen tecavüzlerimiz sonunda görece uyumu bozulmuş, bir bakıma kontrolden çıkmış yerküresel doğallığın bize ve diğer canlılara zamanla küreselleşen ekolojik krizler olarak yansıyacak büyük dönüşümü başlamıştır.     ​​

Büyümenin Kapitalizmle Eşleşerek Tüketim Kültürüne Dönüşmesi

​​​​Sorun bir tek kontrolden çıkmış büyüme olsaydı, belki daha baş edilebilir olabilirdi. Ama bu büyüme zaman içinde onu daha da fazla teşvik eden, hatta her şeyin baş tacı eden kapitalist ideolojiyle eşleşince, bu birliktelik yerküresel kaynakların daha da vahşice kullanılmasına ve belki de hiçbir şekilde geri dönülemeyecek bir eşiğin aşılmasına sebep olur. Her ne kadar kapitalizm bir ara gücünü yitirmiş, yerini daha az vahşi ekonomik ideolojilere bırakacakmış gibi gözükmüşse de, bu olmaz ve eskisinden daha güçlü bir şekilde geri gelir. ​

Gücü, insanların çoğunu etkisi altına alacak bir tüketim kültürüyle gelmesinden kaynaklanır. Kapitalizm bu yeni evresinde bir yandan üretilen nesnelerin ömrünü kısaltmış, diğer yandan da nesne sahibi olmayı birey olmakla, öne çıkmakla birleştirmiştir. Nesne sahibi olmanın yerini büyük ölçüde son modellere sahip olmak, dolayısıyla da sürekli nesne yenilenmesi almıştır. Ama nesnelerin ömrünü kasıtlı olarak kısaltarak da bu sürece katkıda bulunmuştur. Sonunda, faaliyetler de dahil olmak üzere her şey satın alınarak tüketilebilen şeylere dönüşmüştür. Bu evrede teknolojinin gelişmesiyle insanların hassas oldukları uyarıcıların da daha fazla tüketim için kullanılmaya başlaması bu tüketim kültürünün çok farklı ve ekolojik açıdan çok tehlikeli bir yere evrilmesine sebep olmuştur. Bu elbette beraberinde görülmemiş bir büyüme ve kaynak kullanımını da getirmiştir. Böylece kapitalizm gerçek anlamda bir kültüre dönüşmüştür. ​​​​

Bedeli Çok Yüksek Bir Habitat Türü

Sadece Enerji Talebi Değil, Özveri Talebi de Çok Yüksek

Yukarıda bahsettiğim büyüme sarmalına girdiğinde karşımıza bedeli çok yüksek bir habitat çıkıyor. Tarihsel veriler yapay habitatın böyle bir sarmala kapılma ihtimalinin hiç de düşük olmadığını gösteriyor. Peki, bu evreden itibaren neden bedeli yükseliyor bu habitatın? İlk başta sürekli artan enerji ihtiyacından dolayı. Bu ihtiyaç hâlâ bir platoya ulaşmış değil ve habitatın işleyişine baktığımızda böyle bir şey mümkün gözükmüyor. Çünkü sürdürülebilirliği sürekli büyümesine bağlı.

 

İkinci sebepse talep ettiği çok büyük özveri. Ekoloji tartışmalarında bu özveri meselesi pek konuşulmuyor, sanki insanın bir tür olarak böyle bir yükümlülüğü veya özelliği varmış gibi. Sorun da bu zaten, yok. Ama başarılı bir şekilde bu konuya pek girilmiyor. Tartışma sık sık enerji tüketimine çekilerek nispeten teknolojik çözümlerle halledilebilecek bir sürdürülebilirlik sorunuyla karşı karşıya olduğumuz fikri dayatılıyor. Özveri kısmına hiç girilmiyor.

 ​

Büyüme sarmalına girdikten sonra yapay habitatın sürdürülmesi giderek daha fazla insan yaşamının (özellikle insan yaşamı diyorum burada) bu işe koşulması ve büyük ölçüde feda edilmesiyle mümkün olabiliyor. Tarihsel veriler ortada ve bu hâlâ pek değişmiş değil. Sürekli kültürel anlatı ve söylemlerle bu yüksek bedelin gerekliliğine ikna edilmeye çalışılmamız da ortada yanlış bir şey olduğunu gösteriyor zaten. Güya bu sayede doğal habitatlarda olmayacak büyük avantajlarımız oluyor, güya çok kritik sorunlarımıza çözümler geliştiriyoruz, güya eğer bu uygarlıkları kurmasaydık diğer türler karşısında hiçbir şansımız olmayacaktı ve benzeri iddialar. Haydi doğru kabul edelim tüm bunları, tam olarak ne kazanıyoruz bu büyük özverimiz karşılığında doğal habitatlarda yaşarken bulmadığımız ve ihtiyacını hissettiğimiz?

Karşılığında Ne Alıyoruz?

​Bu büyük özverinin sonunda ödülümüzün toplumsal, siyasal, kültürel ve ekolojik krizlerle dolu bir dünya olduğunu dikkate alırsak, pek bir şey kazanmıyoruz gibi çok daha büyük sorunlar dışında. Bu mu kendimizi feda etmemiz istenen habitat türü? Artık modern kapitalist habitat da diyebiliriz buna. Hem sürdürmesi bu kadar pahalı hem de sonunda çok daha büyük bir sürü dert, sorun ve kriz.

Ama biraz daha açayım bu yüksel bedel konusunu. Giderek artan ve bir türlü durmayan enerji talebi yapay habitatın dışına doğal alanlar ile canlılara tehdit olarak yansıyor ki, bu hiç de küçümsenemeyecek boyutta bir tehdit. Hatta var olması için bunun olması gerekiyor. Bu tür yapay habitat ancak yok ederek var olabilen bir habitat türü. Tehdit sadece yok etmeyi değil,  sömürgeleştirmeyi de içeriyor. Örneğin, en az bir canlı türünün (yani bizim), evrimsel işleyişe aykırı şekilde kendisini bu habitatın ayakta kalmasına feda etmesi gerekiyor. 

 

Özveri talebiyse de özünde yaşamlarımızın talep edilmesi. Şu ana kadar hiçbir canlı türünün böyle bir işlev için evrilmediğini biliyoruz. Muhtemelen evrilemez de. Ancak bu şekilde habitat için sömürgeleştirilebilir. Bu da büyük bir çıkar çatışması demektir ve böyle bir çatışmanın olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için de iş yapılması gerekecektir. Yoksa birileri sonunda isyan edecektir bu ilişkiye. Bunun yansıması da, biraz yukarıda değindiğim gibi, kültürel anlatı ve söylem üretim ve artışı, sürekli büyümek zorunda olan anlatı ve doktrinasyon ağları, daha fazla teknoloji ve daha fazla iş ve enerji talebi olacaktır. Böyle de bedeli yüksektir bu yapay habitatların ve biz böyle bir şey için evrilmedik. En az 300.000 yıl doğal habitatlarda var olduk. Bizi bugün böyle yaşamaya bu yapay habitatlar zorluyor.​

Ekolojik İkilem

Evrimsel Geçmişimizde Aslan Payı Doğal Habitatların

Evet, "buna evrilmedik". Meselenin özü de burada. Böyle bir habitat için, bu habitatın sunduğu yaşam koşulları için evrilmedik.

​​​

​Evrilemezdik de, çünkü biz önce geldik, sonra bu kurduğumuz yapay habitatlar. Uzun, çok uzun süre onlarsız yaşadık. Doğada, doğal habitatlarda, on binlerce yıl, kabaca 300.000 yıl. Yerleşik yapay habitatlarımızda daha çok yeniyiz. En fazla 15.000 yıldır, hatta daha da kısa, eğer yapay habitatın kentsel evresinden başlarsak. Nerede bu 15.000 yıl nerede yerküresel doğallıkta ya da alışıldık deyişle doğada geçirdiğimiz 300.000 yıl. Orantılarsak, bir tür olarak var olduğumuz zamanın %95'sini doğal habitatlarda geçirirken sadece %5'ini yapay habitatlarda geçirmişiz.​

​Farklı bir karşılaştırma belki biraz daha yardımcı olabilir burada. Yerküremizde bir tür olarak şu ana kadar geçirdiğimiz zamanı bir saat olarak düşünürsek, bu sürenin 58 dakikasını doğal habitatlarda geçirirken sadece son 3 dakikasını kendi ürünümüz yapay habitatlarda geçirmişiz. Ama burada durmayalım, türümüzün parçası olduğu Homo cinsi 2.5 veya 3 milyon yıl önce belirmiş. Biz Homo sapiensler bu gruptan evrildik. En yakın akrabalarımız sonuçta. Onlar yapay habitatları hiç görmediler. Yapay habitat bizim icadımız ama bedenimiz bu cinste gerçekleşmiş evrimin sonucu.

 

Nasıl yapalım bu seferki karşılaştırmayı. Cinsimizin biz de dahil yerküremizde geçirdiği süreyi 2.5 milyon yıl olarak alıp bunu bir saat olarak düşünelim. O zaman bu rakamlara göre şu ana kadar tüm Homo türleri dahil doğal habitatlarda geçirilmiş zamanın 59 dakika 38 saniye ve yapay habitatlarda geçen zamanınsa sadece 22 saniye olduğu görülüyor. Topu topu 22 saniye. Diğeriyle karşılaştırınca ne kadar ama ne kadar ufak bir süre! Neden önemli bu karşılaştırma? Aradaki muazzam farkı görmek için. Aslında milyonlarca yıldır doğadayız ve bunu çok sınırlı teknolojiyle yaptık. Ateş, taş ve ağaç. Yapay habitatlardaysa en fazla on beş bin yıldır. 

Demek Ki Doğal Habitatlarda Var Olamayacak Kadar Zayıf Bir Tür Değiliz

​​Bu kadar uzun süre doğada var olabilmiş bir cinste evrilmiş bir tür olarak o kadar da zayıf olamayız. Biz bile 300.000 yıl doğal habitatlarda yaşamışız ve kurda kuşa rağmen soyumuz tükenmemiş. Dolayısıyla doğada yaşamamız zor olduğundan kendi habitatlarımızı yapmak zorunda kaldığımız iddiası büyük bir çarpıtma. İhtiyacımız olan şey biz belirdikten 300.000 yıl sonra beliriyor. Olabilir mi böyle bir şey? Güya bu kadar kritik, bu kadar ölüm kalım meselesi olan bir problemi 300.000 yıl sonra çözüyoruz ve bu arada da bu kadar zayıf bir tür olarak soyumuz tükenmiyor. Tam tersine yerküresel doğallığın içinde evrilmiş bir tür olarak diğer türler kadar becerikliyiz doğada var olma konusunda. Maalesef fazla yaygın olan bu düşünce muazzam bir çarpıtma.

 

Bugün bu içinde yaşadığımız yapay habitatlar aniden yok olsalar, belki milyonlarcamız ölecek ama bir tür olarak varlığımız sürecektir. Çünkü doğal habitatlarda evrildik. Bedenlerimiz bu habitatlarda var olmaya hâlâ yapay habitatlarda yaşamaktan çok daha uyumlu. Oysa tersi doğru değil. Biz olmadan, biz çalışmadan yapay habitatlarımız var olamaz. Bizi yerküresel doğallığın süreçleri yaptı. Ne var, ne yok, tüm özelliklerimiz, bedenlerimiz doğal habitatlarda yeşerip gelişti. Bedenlerimiz hâlâ son derece doğal, hâlâ doğal habitatlarda geçirdiğimiz bu geçmişimizi yansıtıyor, ilk evimizin, hatta asıl evimizin doğal habitatlar olduğunu hatırlatıyor.​

"Bizim" Dışımızdaki Beden

​Burada bedenimizin yerküresel doğallıkta ya da alışıldık deyişle doğada evrilmiş olması özellikle vurgulamaya çalıştığım nokta. Bu biraz kafa karıştırıyor. Genelde en önemli noktayı kaçırıyoruz: bu bizden bağımsız, bizim dışımızda yürüyen bir süreç. Ne var ki bunda, evrim elbette bizim dışımızda bir süreç diye düşünebilirsiniz. Böyle diyoruz ama sadece bir süreç olarak evrimi düşünüyoruz burada. Bu sürecin ürünlerini atlıyoruz. Örneğin, eğer evrim dışımızdaysa bunun ürünü bedenimiz de dışımızda değil mi? Yani burada konu tek başına soyut bir evrim süreci değil, bir şeyin evrilmişliği ve bizim durumumuzda bedenin evrilmişliği, bu sürecin ürünü veya sonucu olması. Bu arada bizim dışımızda derken hem köken hem de kontrol olarak bizim dışımızda olmasından bahsediyorum. Peki, bu "bizim" ne, kim? Şimdi ona da geliyorum.  

​​

Tabii eğer istersek ve zor da olsa bedenimizin varlığına son verebiliriz ya da muazzam strese sokabiliriz, böyle bir gücümüz var. Bu kontrol etmek mi bilemedim? Pek değil. Kastettiğim kontrol daha farklı. Örneğin, kolumuzu kaldırıp raftan bir şey almaya karar verebiliriz, ama o kolun yetişmesi, yani öyle bir eylemi yapacak kapasiteye ulaşması olsun, o sırada o hareketi yaparken devreye giren süreçler olsun, hiçbiri bizim kontrolümüzde değil. Bizden bağımsız, bizim dışımızda gerçekleşiyorlar.

 

Ya da başka bir örnek: Karnımız acıkınca bir şeyler pişirebilir veya doğada yiyecek arayışına girişebiliriz ama ancak bedenimiz sinyal gönderdikten sonra girişiyoruz bu işlere. İlk önce bize aç olduğumuz bildirmesi gerek. Aslında bedenimiz enerji istiyor, onun üzerine bir sinyal gönderiyor ve biz de acıkıp yiyecek arayışına geçiyoruz. Bir şekilde birileri veya bir şeyler bu sinyali bloke ederse açlıktan ölebiliriz de. Ama o yiyecek arayışı başlayınca yiyeceği bulmak için yapacağımız eylemlerde bedenin rolü büyük ölçüde bitiyor. Bu kısım daha çok bizim dünyamıza ait. Mesela, birilerinin bu eylemleri bize öğretmesi gerekiyor çoğu kez. Ayrıca yiyecek elde etme süreçlerini bedenimizin kontrolü ve katılımı dışında geliştirebiliriz. Tabii bir yere kadar. Birazdan ona da geleceğim. ​​​​

Beden ve "Ben": İki Farklı Alan

​​​​​Burada iki farklı varlık ve iki farklı alanla karşılaşıyoruz. Biri beden. Bedenimiz. Beden derken beyni de dahil ediyorum. Bedenimiz varlığını evrime borçlu. Evrimsel bir varlık. Yani bulunduğu çevreyle girdiği ilişkiler doğrultusunda yapısı görece uzun bir süreçte değişebilen bir varlık. Ama her zaman değişemeyebilir, koşullar oluşmazsa yok olabilir de. Bu genelde evrimle ilgili atlanan ikinci önemli nokta. Bizden bağımsız ve bizim kontrolümüz dışında, evet, ama bir organizma olarak her değişime uyum sağlayacağımızın garantisi yok. Gerçi yok olmak da bir tür uyum; negatif uyum. Çoğumuzun atladığı en önemli nokta bu. Evrim uyum sağlamakla bir görülünce her zaman bir dönüşümle sonuçlanacağını düşünüyoruz. Hiçbir şey olmayıp yok olabilir de o organizma, o beden.

 

İkincisi de baştan beri biz dediğim şey, yani bedenin üzerinde şekillenen bir "ben". Bunun ne olduğunu söylemek kolay değil ve şu anda bu sorunun cevabını vermemiz de gerekmiyor. Ama büyük ölçüde deneyim, öğrenme ve kayıt, yani bellek olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden de bedensel mekanı beyin; beyin dediğimiz bedensel alt yapıya muhtaç. Ama sonunda o kadar güçlü bir varlığa ya da alana dönüşüyor ki, varlık sebebi beden olmasına rağmen tam tersini düşünerek kendisini bir tür efendi pozisyonunda görebiliyor. Özellikle modern dünyadaki algılama ve kavramlaştırma bu yönde. En azından şimdilik. 

​​

Bu ikisi arasında bir bağımlılık ilişkisi var. Ama bu görece bir bağımlılık. "Ben" in kullandığı kapasitelerin neredeyse tamamı bedenin evrimsel gelişiminden geliyor. Örneğin, insanın alet kullanma ve yapma kapasitesi var. Bu konuda tek değilse de en gelişmiş canlı. Bu kapasitesi bedenin evrimsel gelişiminden kaynaklanıyor ama ne tür aletler yapacağının evrimle ilişkisi yok. Burada büyük ölçüde bedenden bağımsız bir alan söz konusu. Büyük ölçüde diyorum, çünkü belli bir sınırdan sonra beden "ben"in geliştirdiği aletlerin sonuçlarından etkilenmeye başlayabilir ve bu çoğu kez olumsuz olabilir.​

"Ben" Avantaj mı, Risk mi?

​​​​Birazdan geleceğim dediğim konu buydu. "Ben" öyle aletler yapabilir, diğer "ben"lerle birlikte öyle teknolojiler geliştirebilir ki, bunlar sonunda bedenin varlığını, bedensel faaliyetlerin uyumlu işleyişini zorlayabilir, hatta bunlara zarar verebilir. Tabii zarar belli bir eşiği aştıktan sonra "ben"in varlığı da tehlikeye girebilir, çünkü sonuçta temel birim beden. O ölürse "ben" de ölüyor ama tersi her zaman olmuyor. "Ben"in işleyişi bozulduğu bazı durumlarda beden varlığını hâlâ sürdürebiliyor. Örneğin, psikolojik ve nörolojik sorunlar. 

 

Neden böyle bir yapı belirmiş? Sonuçta bedenin varlığını riske atabilecek bir yapı. Sadece insanda yok bu ikili yapı. Hayvanlar aleminde birçok türde belirmiş. Ama bu diğer türlerde bedensel geri bildirim süreçleri çok daha etkili; bu ikinci yapı bedene çok daha bağımlı, çok daha onun kontrolünde hareket ediyor. İnsanda bu eşik aşılıyor, bedensel kontrolün aleyhine çalışan bir durum beliriyor ve bu genelde insanın teknoloji ve anlatı geliştirme kapasitesiyle bağlantılı olarak gelişiyor. Böylece bedene avantajlı bir özelliğin riskli bir özelliğe dönüşme ihtimali beliriyor. Sadece kendi bedenlerimize de değil. (Bu arada fazla ilerlemeden şunu da belirtmek gerekiyor. Aynı özellikteki diğer türlere göre bu sorunu görebilme ve buna karşı çözüm geliştirme kapasitemiz de var. Ama bu hemen rahatlamamalı bizi. Kapasitemizin olması bunun becerilebileceği anlamına gelmiyor. Çünkü aynı kapasite farklı şekillerde de devreye girebiliyor.)

​​​

Peki, riskli bir duruma dönüşme ihtimaline rağmen neden, en azından ilk başta, avantajlı bu ikili yapı? En azından insanın durumunda. Daha önce bir yiyecek arayışı örneği vermiştim. Bu özünde bedenin enerji talebi. Biz bunu acıkmak olarak algılıyoruz. Her tür bunu evrimin sağladığı habitatında çözüyor. Ama oldu da bu tür farklı habitatlar ya da  habitatındaki başka kaynakları denemek istedi, o zaman bu yeni duruma uyum sağlaması gerekecektir. Bu da tabii bir tür bedensel değişim demek.​

Alet Yapan "Ben": Teknolojik Kapasitenin Evrilmesi

​​​​Bir örnek: Yeni bir gıda türü buldunuz ama bedeniniz sindiremiyor ama yine de yiyebileceğinizi düşünüyorsunuz. Bir kere bedeniniz bu kapasiteye evrilmek, o şeyi sindirebilmek zorunda. Bu sizin elinizde değil. Ama onu ağzınıza atıp denemezseniz, böyle bir sürecin başlama ihtimali, eğer başlayacaksa, hiç olmayacaktır. Ama yine de epey yavaş bir süreç olabilir ya da hiç gerçekleşmeyebilir. Ya da belki elinize taş alıp onu ezerseniz, hatta bir de suda bekletirseniz belki süreç biraz daha hızlanabilir. Ama bunları yapacak kapasitenin de bedeninizde evrilmiş olması gerekiyor. Yoksa bu denemeleri hiç yapmayabilirsiniz. Eğer bedeniniz bu tür denemeleri yapacak şekilde evrilirse enerji temin sorununuzda önemli bir atılım gerçekleşecektir. İşte yukarıda bahsettiğim türden bir "ben"in (deneyim, öğrenme, kayıt) evrilmesinin en büyük avantajı bu oluyor. Tabii bu da hemen olmuyor, çok uzun bir süre gerektirebiliyor ama bizi bu ilgilendirmiyor şu anda. Biz böyle bir ikili yapının neden çıkmış olabileceğiyle ilgileniyoruz şu anda. 

 

Biraz daha ilerleyelim. O bulduğu şeyi taşla ezdi ya da suda bekletti veya ikisi birden, alet ya da bir şey kullanmış oluyor bu tür. Eğer ateşi çözmüşse onu da kullanabilir. Bir kere bu işlemler o gıdanın hemen sindirilmesini sağlayabilir. Böylece beden belki de elde etmek için hiçbir zaman evrilemeyeceği bir enerji kaynağına ulaşacak. Bu elbette önemli bir avantaj ama daha da önemlisi bu bir şey kullanma özelliği genel bir özellik olarak şekillenirse, yani ortaya bu şekilde her şeyi deneyen ve bu denemeleri kaydeden, dolayısıyla daha sonra hatırlayabilen bir yapı çıkarsa, o tür muazzam bir avantaj elde edecektir. Elbette enerjinin bir kısmı bu yapının sürdürülmesine gidecek ama sonuçta beden enerji temininde çok daha geniş alanlara ulaşma özgürlüğü elde edecektir. Daha da önemlisi evrimsel süreç atlanmakta burada. Her bir deneme için ayrı bir evrimsel sürece gerek kalmıyor.

 

Şimdi bu alet kullanmaya bir de alet yapmayı ekleyin. Örneğin, bir taşı bir şey oyabilecek bir alete dönüştürmek ya da kıyafet yapmanızı sağlayabilecek incelikte iğnemsi aletler yapmak. Böyle bir kapasitenin evrimsel olarak belirmesi de çok uzun sürecek ve daha nadir olacaktır ama bir kez belirdiğinde, sadece her şeyi farklı şekillerde kullanarak değil, bir de farklı şekillere dönüştürerek çözüm üreten bir tür çıkacaktır. Hedef hâlâ aynıdır: Bedeni farklı enerji kaynaklarına ve dolayısıyla farklı alanlara veya habitatlara ulaştırmak. Ama mesele sadece bu olamaz. ​​​​​​​​​​​​​​​​​​​

Sadece Alet Yapan Değil, Cinsel ve Anlatıcı "Ben"

​​​​​​​​​​​​​​​​​​​​Neden? Çünkü bedenin tek sorunu enerji temini değil, aynı zamanda çoğalması da gerekiyor ve bizim gibi bunu cinsel yöntemle yapan türlerde bunun yöntemi, başka bir beden bulup onunla birlikte bir sonraki kuşağın bireylerini üretmek ve yetiştirmek. Ama ilk önce o bireyi bulmak ve razı etmek gerekiyor. Bu yüzden cinsel dürtümüz de karnımızı doyurmak kadar güçlü olmak zorunda. Çünkü beden çoğalmalı. Biz tabii buna çok daha romantik ve estetik şekillerde anlamlandırıyoruz, basit bir çoğalma arzusu olarak görmüyoruz ama sonuçta iki önemli dürtü var ve hem alet kullanan hem de yapan "ben" bu becerilerini haliyle bu alanda da kullanacaktır.

Burada alet yapma ve kullanmaya bir önemli noktayı da eklememiz gerekiyor. Her iki durumda da zihninde canlandırma, yani tasarlama becerisinin gelişmesi de gerekiyor. Belki hayal kurma da diyebiliriz buna ve bu sadece belli bir şeye yönelik evrilemeyeceğinden çevresindeki birçok şey gibi kendisini de kapsayacaktır. Yani bir süre sonra bir alet gibi, daha çekici kılmak için kendi fiziksel görüntüsünü de tasarlayabilecektir. Tıpkı doğadaki birçok hayvanın çoğu kez dişisini etkilemek için kendisini daha çekici kılması gibi. Ama insanın durumunda şöyle bir fark beliriyor. Diğer türlerde bu çoğu kez bedende evrimsel beliren sabit fiziksel bir yapıyken,  insan da alet yapma becerisinden dolayı evrimsel zorunluluktan bağımsız bir işlem olarak çıkıyor karşımıza. Diğer türler sadece bu evrimsel özelliklerine bağımlıyken, insan  ihtiyaç üzerine değiştirilebilir tasarımlar geliştirebiliyor. Örneğin, bedenini boyaması ya da farklı tasarımlı kıyafetler ve süs nesneleri yapması.

 

Enerji ve çoğalma ihtiyaçlarına ek, sosyal bir hayvan olarak insanın sadece bu iki dürtünün gerekleriyle değil, bir de kendisi gibi başka bireylerden oluşan bir sosyalleşme alanıyla da uğraşması gerekmektedir. Diğer bireyleriyle yürütmesi gereken ilişkiler de vardır. En son olarak da hem teker teker bireyler düzeyinde hem de bir sosyal grup olarak içinde yaşadıkları habitatı anlama ve anlamlandırma ihtiyaçları vardır. "Ben" olarak çeşitli olasılıkları irdeleme ve alet yapabilme becerisi gelişmiş insan bu merakını eninde sonunda çevresiyle ilişkisine de yönlendirecektir. Çevresiyle ilgili çeşitli sorular o istese de istemese de zihninde belirecek ve bunlara dair açıklamalar üretmesi gerekecektir. Böylece yepyeni bir alet daha belirecektir, çok özel bir alet: Anlatı. İnsanın çevresindeki fenomenleri ve ilişkilerini, yani deneyimlerini öykülerle anlamlandırma becerisi. Bu tabii ilk önce dil kullanımının evrilmesini gerektiriyor ve bu da uzun bir süreç sonunda gerçekleşiyor Homo'lar arasında. ​

"Ben"in Yarattığı Alanının ve Ürünlerinin Evrimden ve Bedenden Bağımsızlığı

​​​​​​​​​​​​​​​​​​​​​Şu ana kadar beden ile "ben" arasındaki görece farklılığı vurgulamaya çalıştım. Biraz uzatmış olabilirim ama bölümün başlığı yaptığım ekolojik ikilemi görebilmek için bu farkı kavramak şart. Kısaca toparlarsam, beden evrimsel sürecin ortaya çıkardığı ve ona bağımlı bir alan, yani evrimsel bir yapı. "Ben" de farklı değil, o da evrimsel sürecin ürünü. Ama bir kere belirdikten sonra "ben"in neler yapacağı, neler düşüneceği, neler keşfedeceği, yani keşifleri, icatları ve ürünleri evrim sürecinin kontrolü dışında beliriyor ve gelişiyor. Bunlar bedene yararlı da olabilir, zararlı da.

 

Tekrar vurgulamak istiyorum: "Ben"in kendisi değil, "ben"in yarattıkları evrim sürecinden bağımsız. "Ben" hâlâ bağımlı, beden kadar o da zarar görebilir "ben"in sonucu olarak beliren bu alanın ürünlerinden. Çünkü "ben"in varlığı hâlâ bedensel süreçlere bağlı. Yani beden ölürse o da ölür. Ama "ben"in yarattığı bir alet, bir teknoloji veya bir anlatı, bir ideoloji ölmez. Böyle bir ilişki var.

 

Ekolojik ikilem burada beliriyor. Evrimin sonucu olarak belirmiş ve burada kısaca "ben" olarak adlandırdığım, aslında organizmal bilinç de diyebileceğimiz bu yapının görece bağımsızlığı ilk anda organizmaya, yani bedene yarar sağlayan bir gelişme. Ama ilk anda. Muhtemelen uzun bir süreye yayıldığını da iddia edebiliriz bu ilk anın. Sonra yararın yerini zarar alıyor.​​

Ucu Açık Bir Kapasite ve Yapay Habitat Teknolojisi

Diğer hayvanlarda da görüyoruz bu evrimi ama ilk defa insanda muazzam bir kapasiteye ulaşıyor. Sorun da bu kapasitenin böyle bir artış göstermesiyle başlıyor. Örneğin, insan, doğada bulduğu maddeleri dönüştürerek karmaşık aletler yapabilen, şimdilik tek canlı. Ya da başka bir örnek, diğer hayvan türlerinde iletişim genelde çok sınırlı sayıda anlamlı sesten ibaretken, insanda yüzlerce farklı dilin belirdiğini görüyoruz. Yine diğer hayvanlarda çevresel ve grupsal anlatıların çok basit düzeyde de olsa var olduğuna dair işaretler varken, insanda anlatı dünyası muazzam bir düzeyde: Mitolojiler, ideolojiler, sanat, bilim, edebiyat, tarih, siyaset vs.  

İnsanın bu kapasitesinin ne kadar gelişmiş olduğunu gösteren çok daha önemli bir örnek var. Neredeyse tüm hayvanlar yuva yapabilirken veya en azından bir yeri bu amaçla kullanma becerisi gösterirken, insan bunun ötesine geçip kendisine habitat yapabiliyor. Yapmak zorunda değil; kendine habitat yapmadan da var olabiliyor. Ama gerekirse böyle bir becerisi var. Bu habitat elbette bir doğal habitat gibi kendisini sürdüremiyor. Doğal habitatların sunduğu kaynaklara ve insan emeğine ihtiyacı var. Buna rağmen yine de bir habitat ve bunu, bildiğimiz kadarıyla başka hiçbir hayvan yapamıyor.  ​​

Enerjiye ve Sosyal Etkileşime Aç Bir Habitat

​Bu insan ürünü yapay habitat da özünde bir alet. Muazzam karmaşıklıkta bir alet, alet olarak görülemeyecek karmaşıklıkta. Belki başka bir ad daha uygun olabilir ama var oluş sebebine baktığımızda sonuçta bir alet, bir teknoloji. Bugüne kadar tesadüfen yaptıysak da çok rahat bir sisteme oturtulabilecek bir teknoloji. En önemli özelliği de çok fazla sayıda insanı çok daha dar bir alanda yaşatabilmesi. Yüzlerce, binlerce ve sonunda milyonlarca.

 

Bu rakamlar doğal habitatların evrimsel doğal koşullarının mümkün kıldığı insan sayısından çok daha fazla. Bu kadar büyük nüfuslara doğal süreçlerin enerji sağlaması pek mümkün olmadığından, enerji teknolojileri de zaman içinde büyük gelişme göstermiş. Buna ek olarak çok sayıda insanı dar alanlarda tutabilmek, giderek artan nüfus yoğunluklarını nispeten barışçıl koşullarda var edebilmek için iletişim ve sosyal etkileşim teknolojilerinin de gelişmesi şart. Böylece yapay habitat kendine özgü bir işleyiş kazanıyor.​​

Yapay Habitatın İki Ana Olumsuzluğu: Doğallık Karşıtlığı ve Büyümeciliği

​​​​​​​​​​​​​​​​​​​​Bu işleyişin iki önemli olumsuz özelliği olduğunu görüyoruz. Her şeyden önce yerküresel doğal habitatların döngü, ritim ve süreçlerinin getirdiği, milyonlarca yıllık evrim süreci içinde şekil almış bedenlerimizi hiç alışmadıkları ve dolayısıyla stresli koşullarda yaşamaya zorluyor. İkinci olumsuzluksa, belli bir eşik açıldıktan sonra yapay habitatın daimi büyümeye kilitlenmiş bir yaşam sistem ve tarzına evrilmesi. Bir noktadan sonra bu tür bir anlayışı benimseyen ve teşvik eden kültürleri ödüllendiriyor. Muhtemelen karşılıklı bir ilişki var burada. Habitat bu tür kültürleri teşvik ederken kültürel anlamda bu anlayışın artması da habitatın işleyişini daha fazla bu yöne itiyor. Özellikle son üç yüz yıldır gidişat bu yönde.​

İlk olumsuzluk doğrudan insanı etkiliyor. Yapay habitatın sistemi sürekli bedensel streslerine çözüm bulmaya çalışan bir varlığa dönüşüyor ve bu sonunda onun hayat tarzına dönüşüyor. Habitatın bedeni üzerinde yarattığı bu stresleri teknoloji ve tüketim kültürüyle çözmeye çalışıyor ve zaten büyümeci habitat da tam bunu teşvik ediyor. Bu da tabii daha fazla kaynak israfı demek oluyor. Bu da bizi ikinci olumsuzluğa getiriyor. Bu durumu sürdürebilmek için habitat sürekli büyümek zorunda. Yenilenebilir enerji kaynaklarına dönüşüm daimi artış içindeki karbon ayak izi sorununu görece çözse de, mutlak anlamda enerji tüketimi ve bunun için de daha karmaşık/ileri teknolojiler üretimi azalmadığından, ekolojik ayak izimiz sürekli artarak yerküremizi, içindeki tüm varlıklarla birlikte çok ciddi ekolojik krizlerle ve giderek ciddileşen toplumsal krizlerle karşı karşıya bıraktı. 

Yapay Habitatın Evrimsel Doğallığımıza Aykırılığı Üzerine Üç Örnek

​​Yapay habitatın daimi büyümeye kilitlenmesi, bir tür ekolojik kanser habitatına dönüşmesi, iyi kötü tartışmaya açıldı son zamanlarda. Ama bedenlerimizin evrildikleri doğal habitatlarda edindikleri evrimsel yapılarına çok ters olan bu yapay habitatlarda yaşamaya mahkum edilmiş olmaları üzerine, en azından bu kontrolsüz büyüme bağlamında pek konuşulmuyor. Modern toplumun bir mutsuzluk makinesine dönüştüğü iddiaları giderek artıyor ama bunu burada ifade ettiğim tarzda bir habitat sorununa ve dolayısıyla evrimsel doğallıktan uzaklaşmaya bağlayan tartışmalar henüz pek yok gibi. Habitatlarımız sanki doğallarmış gibi kabul ediliyor. O sebeple konuyu biraz daha anlaşılır kılmak için bazı örnekler sunmak istiyorum. 

 

Çalışma, kalabalıklaşma ve üçüncü örnek olarak da en başta cinselliğimiz olmak üzere günlük faaliyetlerimizin önemli bir kısmının geceye, yani karanlık saatlere kayması. Üçü de doğal habitatlarda evrilmediğimiz, bize yapay habitatlarımızın dayattığı, bedenlerimize yabancı yaşam koşulları. Çalışma faaliyetine ilk başta kısaca değindim. Daha ayrıntılı olarak aşağıda tekrar geleceğim  bu konuya. Çünkü yapay habitatın sürmesindeki kritik öneminden dolayı diğer ikisinden çok daha ayrıntılı ele alınmayı gerektiriyor. Kalabalık topluluklarda yaşamakla başlayayım. ​

Kalabalıklaşma ve Doğal Grup Büyüklüğü Krizimiz

​​​Hiçbir türde sosyal iletişim kapasitesi sınırsız olamaz. Çünkü altyapının bedende fiziksel sınırı olması gerekiyor. Bunun sosyal alandaki karşılığı grup büyüklüğü. Her türün beyni belli bir grup büyüklüğünü kaldıracak kapasitede ve bu rakam öyle çok büyük de değil. Hatta epey ufak diyebiliriz. İnsanda optimum rakam muhtemelen 70-80 birey civarı ama 150'ye kadar yolu var. Oysa bugün milyonluk kentlerde yaşıyoruz. Nasıl beceriyoruz? Evrildik mi?

 

Bir kere zaten pek başarılı değiliz kalabalıklar halinde yaşamada. Çünkü neredeyse her insan, özellikle erken gençlik yıllarından sonra az'ın özlemi içinde. Tatil sektörü de bunu çok güzel kullanıyor. Kalabalık daha çok cinsel açıdan en aktif yıllardaki tercihimiz. İkincisi de, hayır, evrilmedik, farklı araçlar keşfettik.

 

Çeşitli anlatısal ve teknolojik araçlarla bu kalabalık grupların stres yapıcı etkilerini geçici ve çeşitli bedellerle bastırabiliyoruz. Örneğin, kimlik anlatıları, tarihsel ve kültürel söylemler, mitolojiler, ırkçılık, milliyetçilik vb, yani her tür ayrımcı ve ayıran söylem bu amaca hizmet ediyor. Bugün buna sanal platformlar gibi teknolojileri de dahil ettik. Burada biraz önce kullandığım "çeşitli bedellerle" ifadesini tekrar hatırlatmak istiyorum. Hem toplumsal bedeller: savaşlar, kıyımlar, katliamlar. Hem de ekolojik bedeller: Çok daha fazla kaynak kullanımı. ​​​

Kişisel Yaşamlarımızın ve Cinselliğimizin Gece Saatlerine Sıkıştırılarak Kısıtlanması

​​​Gelelim ikinci örneğe: Gece yaşamı, yani günlük gündüz faaliyetlerimizin çoğunun karanlık gece saatlerine kaymış olması. Bu özellikle günümüz modern toplumlarında tavan yapmış bir dönüşüm. ​İnsan bir gece hayvanı değil, yani faaliyetlerinin bir kısmını veya tamamını geceleri yürüten bir canlı değil. Hava karardıktan bir süre sonra faal değiliz, uyuyoruz. Özellikle temel faaliyetlerimizi gündüzleri yürütüyoruz. Nedir bunlar? Karnımızı doyurmak, sosyalleşmek ve en önemlisi de cinsel faaliyetlerimiz. En önemlisi dedim, çünkü öyle. Hayatımızın büyük kısmını, gençlik yıllarımızın tamamını, cinsellik düşünerek, cinsel etkileşimler peşinde geçiriyoruz. Bu da çok normal. Çünkü her canlı gibi biz de çoğalmaya evrilmişiz. Maalesef bazı dinlerin işi zor. Evrimi bu alanda alt etmek zor.

Cinsel açıdan faal saatlerimiz, erkeklerle kadınlarınki biraz oynasa da gündüz saatleri ama modern toplumda o saatlerde çalışmak zorundayız. Bu elbette bizi durdurmuyor ama epeyce kısıtlıyor. Cinsellik dışı sosyalleşmemiz de aynı şekilde hem yapay habitat çalışmasının sınırlı ortamlarında hem de geceleri ya da çalışma aralarında olmak zorunda. Daha da olumsuz olan bir durum, yapay habitatın kalabalık dünyasından dolayı birçok seçmediğimiz veya hatta tanımadığımız insanla da sosyalleşmek zorunda kalmamız. Tabii ne kadar olabiliyorsa, çünkü çalışıyoruz. Bu da sosyal ilişkilerde yüzeyselliği ve aldatmayı teşvik ediyor ve zamanla da duyarsızlaşmayı. Kalabalık ortamlarda yaşamak gibi burada da hem toplumsal hem psikolojik hem de ekolojik bedel yükseliyor. Bu bedellerin karşılığı olan zararların etkilerini azaltmak için faaliyetler, kurumlar ve işler icat etmemiz gerekiyor ve tüm bunlar daha fazla kaynak tüketimi demek. Daha doğamıza uygun yaşasak bunlara gerek kalmayacak.​​

Evrimsel "Başarıdan" Ekolojik İkileme

Ekolojik ikilem tam da burada beliriyor. Evrim bir tür olarak bize ekolojik avantaj anlamında muazzam bir kapasite sağlıyor. Yalnız, bildiğimiz gibi, evrimin hedefi olamaz. Yani sebep olduğu değişiklikleri, ileride nerelere gideceklerine bakarak iyi veya kötü olarak seçemez. İki hedefi vardır evriminin. Enerji temini ve çoğalmak. Hatta ikincisi yegane hedef bile diyebiliriz. Dolayısıyla, her evrimsel adım, aşama, hem yararlı hem de zararlı olabilir. Türün kendisine olabileceği gibi, çevresine, diğer canlılara, ekolojik süreçlere de olabilir. Bu büyük ölçüde zaman meselesi de diyebiliriz. Türlerin artış ve yok oluş süreleri karşılıklı olarak birbirlerini kontrol ettikleri sürece pek bir şey değişmeyebilir ama bir tür herhangi bir sebeple bu düzeni bozarak daha fazla çoğalmaya ve dolayısıyla daha fazla kaynak tüketmeye başlarsa bu mevcut düzen bozulur. Yeni bir düzen oluşuncaya kadar her şey birbirine girer, yok oluşlar öne çıkar.

 

İnsanın "evrimsel başarı"sında da böyle bir sorunun belirdiğini görüyoruz. Evrimsel anlamda diğer türlerin çok önünde ve farklı bir yere, bir kapasiteye ulaşmış olmamızı çok değerli, çok yararlı bir gelişme olarak görebiliriz. Örneğin, kendi habitatımızı yapabilmemiz, ki bu, bazı araştırmacılara göre, nerelere gidebileceğimizle karşılaştırıldığında daha çok başlangıç. İşte mesele de burada karışıyor. Çünkü bu bize olan büyük yarar ekolojik açıdan büyük sorunlara yol açıyor. Bizi güya çok avantajlı konuma getirmiş olan yapay habitat teknolojisi (ve şimdi yapay zeka gibi daha farklı teknolojiler) yerküremizin doğallığına tecavüz olarak yansımaya başladı. Muazzam kaynak kullanımımızla yerküremizde bugüne kadar var olmuş ve bir tür olarak bizim belirmemizi de sağlamış koşulları bozmaya başladık. Tabii bu arada bir tür olarak bizi de. Çünkü bu habitatın sürmesi bizim koşulsuz köleleştirilmemizi, en azından belli şekillerde kontrol edilmemizi de gerektiriyor ve bu da bize zarar veren koşullarda yaşamamız anlamına geliyor. Yani yarar olarak görülebilecek evrimsel "gelişmemiz" bir süre sonra ekolojik açıdan son derece olumsuz yönde çalışmaya başladı. İşte ikilem burada. ​

Modern Yapay Habitat

Evrim Nasıl Çalışıyor?  Uyum mu? 

​Evrim bu ikilemi göremez. Böyle çalışmıyor. Evrimsel seçilim bir şeyin ilerideki sonuçlarına göre değil, o sıradaki bedensel ve ekolojik streslere göre beliriyor. Beliriyor sözcüğü önemli burada. Çünkü ortada bir şey seçen bir süreç yok aslında. Bir şeyler seçiliyor, öne çıkıyor, türün özelliği oluyor ama seçen yok. Ya da seçen bizim düşünmeye alıştığımız türden bir seçici değil diyeyim. Çeşitli ihtimaller bir şekilde beliriyor ve bunlardan biri veya bir kısmı o türün hem diğer türlerle hem de habitatıyla olan etkileşimlerinde onun varlığını sürdürmesini sağlıyor. Etkileşimlerin özüne indiğimizde de tüm mesele aslında türün kendisini sürdürmesini sağlayacak enerji kaynaklarıyla ilişkisinin tatmin edici bir düzeyde kalması. Buna türün uyum sağlaması diyoruz.

 

Evet, uyum sağlamış oluyor ama aslında hiçbir zaman bilinçli bir uyum sağlama çabası yok. Zaten evrim süreci öyle çalışmıyor ama çalışsaydı bile o tür daha önce de bulunduğu habitatla uyumu yakalamış bir tür zaten. Yani söz konusu özelliği daha önce de habitata uyum sağlamış bir özellikti. Uyumluyken niye başka bir duruma uyum sağlamaya çalışsın? O zaman ne oluyor? Habitattaki rakamsal ilişkiler değişiyor. Bir sebeple söz konusu türün bireylerinin sayısı düşmeye başlıyor ve belli bir eşikten sonra da o tür için stresli koşullar başlayabiliyor. Bunlar da özünde meselenin çoğalma ve enerji temini sorununa bağlandığı stresler. Ama hiçbir türün bunu ön görmesi ve tedbir alması  mümkün değil. Ya da hemen hemen hiçbir türün diyeyim. Çünkü ilk defa insanda bir canlının bu düzeye ulaştığını görüyoruz ama şimdilik insanı tartışmamızın dışında tutalım. Bu durumda hiçbir türün böyle bir becerisi yok. Yine de türün hayatta kalması için kendisini sürdürecek yeni bir dengeye ulaşması gerekiyor.  İşte tam o sırada tesadüfen belirmiş veya uzun süredir saklı ama o güne kadar aktif olmamış bir özelliğin o türün içinde baskın hale gelmesi rakamları tekrar daha olumlu bir yere taşıyor.​​​

Yoksa Rakamsal Oranlar mı?

​Sonuçta mesele özelliğin kendisi değil, sebep olduğu rakamsal değişim, bu durumda artış. Ama tam o sırada türün dışında başka bir değişim olur da rakamlar yükselmezse o özellik ne kadar uyumlu olursa olsun o tür yine yok olabilir. Yani eğer uyum kavramını kullanacaksak, mesele rakamsal oranlar, rakamsal uyum. Yoksa teorik açıdan yerküremizdeki türlerin tüm özellikleri bulundukları habitatlara uyumlu. Uyumsuz bir özellik zaten hiçbir zaman beliremez. Mesele hep rakamsal oranlar. Çünkü bu oranlar çok bozulursa tür kendisini sürdüremiyor. 

 

Bunun tersi de, yani bir türün toplam sayısının anormal şekilde artmaya başlaması da hoş olmayan durumlara yol açabilir. Enerji kaynakları tükenebilir veya kişi başına düşen enerji miktarı gerekli düzeyin altına düşebilir. Bu da türün kendi içinde çatışmaya girmesine yol açabilir. Ya da türün aşırı tüketiminden ekolojik parametreler etkilenmeye başlayabilir, hatta beklenmedik iklimsel değişimler veya felaketler belirebilir. Sonuçta en iyi ihtimalle stresli koşullarda yaşamaya mahkum olabilir o tür böyle beklenmedik bir nüfus artışında. 

 

​Bu konunun başında bedensel ve ekolojik stresler ifadesini kullandım. Rakamları değiştiren bu stresler. Stres her zaman birey/organizma üzerinden çalışır. Bir kısmını daha fazla, bir kısmını ise daha az etkiler ama sonuçta türün bireylerinin, en azından bir kısmının, stresten kurtulmak için başlattıkları mücadele sonunda habitatlarıyla ilişkileri değişmeye başlar. Yaşadıkları streslere çeşitli tepkiler göstermeye başlarlar. Rakamlar da bu tepkisel etkileşimler sonunda değişmeye başlar. Sonunda o tür ya başka bir şeye evrilir veya bazı farklı özellikler edinir ya da yok olur.  ​​

Yapay Habitatın Ekolojik Stresle Olumsuz İlişkisi 

​​​​Daha önce belirttiğim gibi, insan daha farklı bir tür. Her şeyden önce habitatında onu etkileyen streslerin uzun vadede ne anlama gelebileceğini öngörme ve tedbir alma becerisi var. Bu becerisi 300.000 yıllık varlığının en başından itibaren devreye girmemiş olabilir ama zamanla, özellikle de kendi habitatlarını, yani yapay habitatlar yapmaya başlamasıyla bu becerisinin olduğunu gösteren çeşitli kanıtlar var. Bu anlamda diğer canlılardan, en azından elimizdeki bilgilerden yola çıkarak farklı olduğumuzu görüyoruz. Ama henüz diğer türlerin düşünsel kapasitelerine tam hakim olamadığımızdan bize yakın bazı türlerde de bu becerinin olma ihtimali var. Ayrıca bu becerinin görünürlüğü yapay habitatlarla birlikte artmış olabilir. Muhtemelen yapay habitatların ortaya çıkardığı ekolojik koşullar bu becerinin çok daha baskın şekilde belirmesini sağlıyor. 

 

Yalnız bizi diğer türlerden bariz şekilde ayıran, farklı bir kategoriye yerleştiren bir özelliğimiz daha var: Alet yapabilmemiz ve bunların arasında da son derece karmaşık yapay habitat teknolojisi. Bu özelliğimiz bir yandan bize evrimsel hedeflerimize ulaşmada büyük bir avantaj sağlıyor ama diğer yandan da ekolojik dönüşüm süratini diğer türlerin yakalayamayacakları, evrilmeye zaman bulamayacakları düzeyde arttırıyor. İlk başta bu sürat çok düşük ve bu yüzden de ekolojik stresler daha katlanılabilir düzeyde kalmışsa da, son üç yüz yıldır bu sürat çok arttı ve bugün sadece birçok doğal habitatın ve türün yok oluşuyla değil, yerküremizin çok uzun süredir var olan çeşitli parametrelerinin aleyhimize değişimiyle karşı karşıyayız. ​

​​​​​Yapay habitat, bir bütün olarak baktığımızda, bu habitat türünün getirdiği çeşitli evrimsel ve ekolojik streslerin olumsuz etkilerini en azından bir süreliğine bastıran araç ve aletler de sunan bir karmaşık teknoloji. Kendi sürdürülebilirliğini bu şekilde sağlıyor. Yoksa bu koşullara evrimsel anlamda uyum sağlamamış milyonlarca insanın yapay habitatlar için çalışmalarını sağlayamaz. İnsanları bu kalabalık koşullarda bir arada tutmak ve bunun en doğru seçenek olduğuna ikna etmek gerekiyor. Ama bunu yaparken stresleri de en azından geçici süreliğine ortadan kaldırmak gerektiğinden ve bu da yapay habitatın durumunda alet ve araçlarla sağlandığından, aynı streslerin doğal koşullarda yol açabileceği evrimsel dönüşümlerin de önü kapanmış oluyor. 

Burada evrim ile stres arasında çarpık bir ilişkinin belirdiğini görüyoruz. Bir yandan ortaya çıkan streslerin sürekli çeşitli yöntemlerle bastırılması evrimsel ve ekolojik işlevlerini yerine getirmelerini engelliyor. Diğer yandan, yapay habitatın, milyonlarca yılda evrilmiş doğal özelliklerimiz üzerinde ürettiği bu stresler bir türlü yok edilemiyorlar, sadece bir süreliğine bastırılıyorlar. Hatta yeni stresler de beliriyor. Çünkü sürekli büyümeye kilitlenmiş bir habitatla karşı karşıyayız. Bu da sürekli stres bastırıcı yeni yöntem ve teknolojiler bulmayı gerektiriyor. Sonunda yapay habitatın bu işleyişine en uygun ekonomik sisteme ve kültüre dönüştüğünü görüyoruz. Özellikle de son üç yüz yılda. Böylece kapitalizm ve onun tüketim kültürü doğuyor. 

Kapitalist Tüketim Yaşamının ve Tekno-Tüketici İnsanın Belirmesi 

Kapitalizmde Tüketimin Öne Çıkması

​​​​​Bu süreç sırasında iki önemli değişiklik gerçekleşiyor. Birincisi, kapitalizm, zaman içinde, özellikle de son elli yılda, üretim ağırlıklı bir sistemden tüketim ağırlıklı bir sisteme geçiyor. Elbette üretim yine önce geliyor, işin doğası böyle, ama üretimin ana hedefi artık ne olursa olsun tüketimi arttırmak oluyor. Böylece aynı şeylerin ufak farklılıklarla tekrar tekrar üretilmesi veya pek de gerekli olmayan alanlarda üretime gidilmesi kaynak israfını ve ihtiyacını giderek arttırıyor. Burada kapitalizmin insan bedeninin doğal uyaranlarını ve de özelliklerini bu amaçla kullanmayı öğrenmesi de bu dönüşümün ana etkeni oluyor. Artık insanlar uzun evrimleri sırasında bedenlerinin parçası olmuş doğal uyaranları üzerinden tüketime teşvik ediliyorlar. Yani kandırılıyoruz ve böylece bedensel sömürüye yeni bir boyut da ekleniyor. Bu elbette hiç de etik değil. Çünkü kendimizi bundan korumamız, yani özgürce seçim yapmamız çok zor. Çocuklara uyuşturucu satmak gibi bir şey bu.​

Teknolojik İnsanın Belirmesi

​​​​​İkinci olarak da, özellikle bilim-kurgusal anlatılarda karşımıza çıkan siborgları (cyborg'lar) anımsatacak şekilde teknolojik insanın belirdiğini görüyoruz. Alet kullanan insan, bu kullanımı yoğunlaştıkça teknolojisiz var olamayan bir insana dönüşüyor, bedeninin bazı işlevlerini çeşitli teknolojilere aktarıyor veya bu teknolojiler bu becerilerin yerini alıyorlar. Böylece teknolojik insan doğuyor. Tam anlamıyla bir siborg değil bu tekno-insan, henüz değil, çünkü bedensel becerilerimizin yerini alan bu teknolojiler birkaç istisna dışında hâlâ dışımızdalar, henüz tam anlamıyla bedensel parçalarımız olmuş değiller ama yine de burada bir ön (proto) siborg'un belirdiğini veya o yönde bir gidişin olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız bu gelişim kapitalist tüketim kültüründe yer aldığı için bu tekno-insanın tekno'luğunda tüketimi özendiren teknolojilerin  öne çıktığını görüyoruz. Gerçi bunun dışında kalanlar da, yani daha "yararlı" denebilecek teknolojiler de genellikle yapay habitatın yarattığı olumsuz koşulları veya sonuçları düzeltme amaçlı olarak çıkıyor karşımıza. Bunların büyük kısmı sağlık sektöründe çıkıyor karşımıza ama  yapay habitatın sağlıklı halimizi bozan koşulları olmasa bunların büyük kısmına ihtiyacımız olmayacak. 

Tekno-İnsan ve Evrim

​​​​​​Diğer yandan, insanın teknolojiyle bu şekilde buluşması elbette evrimden muaf değil. Ama evrimin bu şekilde devreye girmesini istiyor muyuz, o tartışılır. Çünkü bu sefer daha farklı bir yönde işlemeye aday. Bu teknolojiler uzun evrimimiz sırasında belirmiş becerilerimizin bir kısmının yerine almaya başladıklarından, bu seferki evrim, eğer gerçekleşecekse, artık kullanmadığımız becerilerimizi ortadan kaldırmaya yönelik olacak. Hatta belki de başladı bile. Bu da evrim ama daha çok negatif bir evrim olarak düşünebiliriz bunu; eksilten bir evrim. Kötü olarak düşünmek gerekmiyor bunu ama çok farklı bir sürece doğru gittiğimizi de görmemiz gerekiyor. Ekolojik sonuçları son derece olumsuz olabilir.

 

Burada sorun özellik kaybının kendisi değil. Bu olabilir, özellikler gelir, gider, yenileri gelir. Ama bugüne kadar hep bedenseldi bu özellikler, artık insan ürünü teknolojiler, yani alet ve araçlardan bahsediyoruz. Bunları zamanla bedenlerimizle bütünleştireceğiz. Ama o evreye daha epey olduğunu düşünsek bile, ki o evre kanımca pek de uzakta değil, daha şimdiden bedenlerimiz dışımızdaki teknolojilerin çeşitli fiziksel ve kimyasal etkilerine maruz kalmaya başladı. Sadece biz de değil, diğer canlılar ve genelde yerküremiz de. Bu evrede bile bir evrimsel dönüşümün gerçekleşmekte olduğu söylenebilir.

 

Nereye gideceğimizi şimdiden söylemek zor ama artık böyle bir risk var artık ve maalesef yediğimiz ürünleri çeşitli testlerde geçirmeden piyasaya sunmazken (gerçi her yede değil) teknolojilerimizi bu tür deneme süreçlerinden geçirmeden yaşamlarımıza sokuyoruz. Teknolojilerimiz  bize ve/veya içinde yaşadığımız yerküremize ne gibi zararları olabileceklerine bakılmadan yaşamlarımıza giriyorlar ve bu kapitalizm yüzünden böyle oluyor. Çünkü tüketim sürmek zorunda. Olumsuz etkileri bir yana, ileride tamamen yapay habitat teknolojilerine muhtaç, onlarsız var olamayan, sadece onların sundukları seçeneklere göre yaşayan canlılar olmak istiyor muyuz?  ​

Sorunun Kökeninde Kapitalist Tüketim Kültürünü Besleyen Mutsuzluk Var

Aşırı Tüketim Sebep Değil Sonuç

​​​​​​​Bugün en başta iklim krizi olmak üzere ekolojik krizlerimizin ardındaki ana sebebin, tüketim temelli modern yaşam tarzımız olduğu, arzulanan sıklıkla olmasa da, artık ifade ediliyor. Ama çözüm hâlâ israfı azaltmak, daha sorumlu ve etik yaşamak şeklinde sunuluyor. Neden böyle bir tüketim var diye sorulmuyor. Eğer tüketim sebep değil de sonuçsa, ki argümanım o, bu durumda sebebe ulaşmak için bir aşama daha geriye gitmemiz gerekiyor.

 

İnsanların belli anlarda daha az kapitalist tüketime yöneldikleri ve alışveriş eğilimlerinin süratle azaldığı görülüyor. Genelde (kendi üzerimizde de deneyebiliriz) yapay habitatın son evresi modern yaşamın sunduğu yaşam ve çalışma koşullarından uzaklaşıp yavaş yaşamın ve doğrudan sosyalleşmenin baskın olduğu ufak gruplarda, diğer bir deyişle bedenlerinin evrildiği doğal koşullarında var olmaya başladıklarında kapitalist tüketimden uzaklaşıyor, böyle bir ağın parçası olmaya ihtiyaç duymamaya başlıyorlar. Muhtemelen geçici bir süre için bile olsa yapay habitatın stres üretici koşulları ortadan kalktığından, tüketim nesne ve faaliyetleriyle bunun getirdiği mutsuzluğu çözme ihtiyacı da ortadan kalkıyor. ​

Bu elbette kapitalist tüketim kültürünün tercih edeceği bir çözüm değil. Bu evreye ulaşmış yapay habitat özünde tüketimle beslenen bir kanser hücresi gibi. O yüzden varlığının sürmesi için tüketimin hiçbir şekilde azalmaması gerek. Bu da en iyi şekilde tüketimin psikolojik boşluk doldurucu işlevinin etkin tutulmasıyla, yani insanların stresli yaşam koşullarından kaynaklanan mutsuzluklarının aktif tutulmasıyla başarılıyor. Ne kadar mutsuz olursa bunu gidermek için o kadar tüketime yöneliyorlar. Kapitalizm de sonunda bunun kavrayarak tam da böyle bir sisteme dönüştü.

Yaşam Tarzı Değişikliği Sonucu Değil Sebebi, Yani Habitatı Hedeflemeli

İnsan bugün alıştığımız ve onlarsız yapamadığımız tüketim nesneleri, hatta nesneler olmadan mutlu olabiliyor. Bunda da bir gariplik yok. Diğer canlılar gibi insanın da kendisini mutlu etme kapasitesi olduğunu düşünürsek, bu kapasite haliyle alet ve dolayısıyla nesne üretim ve/veya tüketiminden önce gelmiş olmalı. Yiyecek ve doğada bulunan taş, ağaç vb çeşitli unsurlar dışında mutlu olma / keyif alma amaçlı nesne kullanımı yok. Genelde mutluluk kaynağı olarak sosyal faaliyetlerin öncelikli olduğunu görüyoruz. Bu evrimsel bir özelliğimiz olduğundan da günümüzde bile sosyal faaliyetler rahatlıkla nesnelerin yerini alabiliyor. Bu sırada tüketime dayalı kapitalist yaşam tarzı unutulabiliyor.  

​​​​​​​Yapay habitatın son evresi olan kapitalist tüketim kültürünün birlikte var olamayacağı durum da tam bu. Sürmesi için nesnesiz ve nesneleştirilmemiş sosyalleşme ile mutluluk arasındaki bağın engellenmesi, eğer bu tür seçenekler hâlâ varsa bunların da kapitalist tüketim nesne ve faaliyetlerine dönüştürülmesi gerekiyor. Bu olmak zorunda yoksa kapitalist zenginleşme ve kontrol olamaz. Dolayısıyla, bugün geldiğimiz noktada karşı karşıya kaldığımız ekolojik ve sosyal krizlerimizin çözümü de ilk önce kapitalist tüketim kültürünün bu yapısıyla mücadele etmekten geçiyor. Kapitalist yapay habitatın bir yandan mutsuzluk koşulları yaratıp sonra da  mutlu eden nesne ve faaliyetlerle bu sorunu güya çözüyormuş gibi yapmasının önüne geçmek gerekiyor. Yaşam tarzımızı değiştirmeliyiz derken amaç bu işleyişin sona erdirilmesi olmalı. Çünkü bu işleyiş kapitalist zenginleşmeyi mümkün kılarken aşırı kaynak tüketimi yüzünden ekolojik, çevresel ve sosyal sorunlara da yol açıyor. Ancak bu başarıldığında aslında sebep değil sonuç olan kapitalist tüketim ve kaynak israfı da ortadan kalkacaktır. Ama bu pek o kadar kolay değil maalesef. ​​​

​​​​​​​​​​Kendimizi zorlayarak tüketimden vazgeçmek, büyük kısmımız için çok zor. Kapitalist tüketimin pazarlama süreçleri artık bedenlerimizin uzun bir evrim sonunda gelişmiş doğal uyaranlarını kullanıyorlar. Buna karşı mücadele etmek imkansız olmasa da çok farklı bir bilinçlenmeyi gerektiriyor. Eğer su sesi veya görüntüsü bizi doğal olarak mutlu ediyorsa, ki neredeyse tüm insanları ediyor, artık o sesin veya görüntüsünün hangi bağlamda karşımıza çıktığına bakmamız gerekiyor. Yani bir dere kenarında mı duyuyoruz, yoksa sosyal medyada bir ürünle birlikte mi  çıkıyor karşımıza? Bu da maalesef daha şüpheci olmamızı gerektiriyor.

 

Yani artık hiçbir şey masum değil, su sesi sadece su sesi değil. Psikolojik ve fizyolojik açılardan hassas olduğumuz tüm özelliklerimizden satış yapmak için yararlanmaya çalışan bir sistemin, bir işleyişin var olduğunu hiçbir zaman aklımızdan çıkartmamamız ve bununla mücadele etmemiz gerekiyor. Bir kısmımız aşı veya içimize çip yerleştirilmesi gibi, büyük ölçüde aslı astarı olmayan hayali yöntemlere isyan ederken, asıl tehdidin görüntüler ve seslerle geldiğini fena şekilde atlıyorlar. Hatta bu hayali bedensel ihlal söylemlerinin hedef saptırma veya kendimizi kandırma amaçlı olduklarını da düşünebiliriz.​

​​​​​​​​​​​Bugünlerde sık sık kez telaffuz edilen ve ara sıra da uygulanan firma boykotları da ilk bakışta olumlu gözükseler de aslında tam olarak bu işleyişi hedeflemiyorlar ve hedeflemedikleri gibi aslında sistemle uzlaşma arayışında olan uygulamalar. Eğer gerçekten bu işleyişi yaratan koşullar ortadan kaldırılacaksa, bunları yaratan habitatın kendisi hedef alınmalı ve boykotlar mevcut yaşam koşullarına muhalif, onları reddeden ve dönüştüren mini karşı habitatlar şeklinde örgütlenmeli. Tabii bu işleyişi ve kendine özgü tüketimi de özendiren yeni çağ kaçış habitatlarına dönüşmeden. Ama ilk önce kapitalist tüketim kültürünün işleyişini kavramamız gerekiyor ki, yapay habitatın ulaştığı bu evrenin bedenlerimiz üzerinden nasıl çalıştığını kavrayabilelim.

Bu amaçla önce kapitalizmin artık çok yaygın olarak kullandığı bedenimize nüfuz etmenin yolu olan doğal uyaranlarımız konusuna gireceğim. Sonra da tekrar şu sürekli yücelttiğimiz çalışma faaliyetinin yarattığı stres koşullarına geri döneceğim.  

Mutluluk ve Doğal Uyaranlar

Mutluluğun Bedenselliği

Mutluluk özünde bedensel bir süreç. Bir ucunda o sırada mutlu olmamızı sağlayan şey var. Bu bir nesne de olabilir, bir faaliyet de. Diğer ucundaysa harekete geçirdiği bedensel süreç. Bu uyaran, eğer olumlu bir şeyse, bizde bir haz, bir keyif duygusu uyandırıyor. Olumsuzsa tam tersi oluyor. Olumluyu olumsuzdan bu şekilde ayırıyoruz. Tabii eğer olumluysa arkasından bir rahatlama da geliyor ve kendimizi her şeyden önce güvende hissediyoruz, savunma durumuna geçmemize gerek olmadığını anlıyoruz. Ama eğer tersi söz konusuysa, o zaman beden alarma geçiyor ve o şeyi ya da o davranışı terk ediyor, hatta süratle oradan uzaklaşıyoruz. 

 

Bedenin böyle bir işleyişe ihtiyacı var. Çünkü bir şekilde olumluyu olumsuzdan ayırması gerek. Yoksa ömrü çok kısa olur. O yüzden dışındaki şeyin veya yürüttüğü bir faaliyetin olumlu veya olumsuz olduğunun bilgisine süratle ulaşmalı. Örneğin, gözümüz bir şey gördü, bununla ilgili ne yapacağız? Diyelim bir meyve? Daha önce bize keyif verdiğini biliyorsak, yani bizi mutlu ettiyse tekrar yeriz bu meyveyi ama tersiyse uzak dururuz. Mutluluk sözcüğüyle tanımladığım süreç bize burada yardımcı oluyor. Bir şeyi görmek, kokusunu almak, sesini duymak vs yeterli değil. Bedenin bunlara değer biçmesi gerek. Olumlu veya olumsuz şeklinde. Bu da yine bazı bedensel süreçlerin harekete geçirilmesiyle olabilir ancak. Mutlu olup olmama işte bu süreç. Keyif veriyorsa olumlu, strese sokuyorsa olumsuz. 

Peki, beden nereden biliyor bir şeyin olumlu veya olumsuz olduğunu. Eğer bir şekilde bu sürecin yapayını tasarlayacaksak, her halde en kolay yöntem her şeyi baştan olumsuz kabul etmek ve olumlular çıktıkça bu listeyi değiştirmek olurdu. Tersi organizma için ciddi hayatta kalma sorunlarına yol açabilir. Beden de pek farklı davranmıyor. Örneğin, karanlıkta, kendi ortamımız dışında duyacağımız seslerin neredeyse hepsini olumsuz kabul edip bir yaprak hışırtısında bile panik oluyor ve alarma geçiyoruz. O sesi defalarca duysak da ilk tepkimiz gardımızı almak oluyor. Çünkü artık genelde güvenli ortamlardaysak da yüz binlerce yıl boyunca bazı hışırtılar ölümü getiriyordu. Bunun önüne geçmek için her hışırtıya potansiyel tehlike tepkisinin gelişmesi gerekiyordu. ​

Doğal Uyaranlar

​Tabii tüm sesler potansiyel tehlike demek değil. Yırtıcı hayvan sesi bizi strese sokup tedbir almamıza yol açarken su sesi de aksine bizi mutlu eden, saatlerce dinleyebileceğimiz, bizi neredeyse büyüleyen bir sestir. Çünkü su hayatta kalmamızı sağlar. Artık su kaynağı aramamız gerekmiyor ve ortalıkta vahşi hayvan tehlikesi de yok ama bu iki ses de bedenlerimizde hâlâ kayıtlı. Neden? Çünkü bu sesler on binlerce, hatta yüz binlerce  yıl içinde var olduğumuz doğal habitatlardaki evrimimiz sırasında bedensel parçalarımız olmuşlar ve henüz son on bin yıllık yapay habitat yaşamımız bunları bedenlerimizden söküp atamamış. Zaten atamazdı da, çünkü bunları görece gereksizleştiren "güvenli" ve "istikrarlı" ortamlara daha son birkaç yüzyıldır ulaştık.

 

Bu sadece seslerle ilgili bir durum değil. Şekiller, görüntüler, renkler vs gibi geçmişte doğal ortamlardaki yaşamımızdan bedenlerimize geçmiş çok geniş ve zengin bir donanım söz konusu. Bazı renkler diğerlerinden daha fazla mutlu ediyor bizi. Ya da üzerimizdeki etkileri çok daha güçlü diyeyim. Örneğin yeşil. O da yiyecek ve suyla ilgili bir renk bizim için. Artık bunların karşılığı olan doğal habitatlarda yaşamıyoruz ama ilginç bir şekilde hâlâ çok etkililer. Bir su kenarına gittiğimizde, hele bir de akarsuysa, çok keyif alıyoruz. Meydanlara çeşmeli havuzlar eklemek de bu yüzden çok işe yarıyor.​

Yapay Uyaranlar

​Artık çok daha farklı uyaranlar arasında yaşıyoruz. Sesler, kokular, görüntüler hepsi çok farklı, neredeyse büyük kısmı evrimsel anlamda içselleştirmediğimiz sesler. Yapay habitat bedenlerimizin repertuarında olmayan uyaranlarla dolu ve bunların çoğuna olumsuz tepki gösteriyoruz. Bizi sıkıyor, strese sokuyorlar. Kaynaklarının olumsuzluk içermediği durumlarda bile rahatsız oluyoruz. Çünkü bedenlerimize yabancılar, bizde mutluluk anlamında olumlu karşılıkları yok ve bu yüzden de bu uyaranları ilk anda olumsuzluk olarak algılıyoruz. Alışsak bile bu uyaranlara çoğu kez doğal uyaranlar kadar mutlu etmiyorlar bizi; en iyi ihtimalle nötr bir tepki gösteriyoruz.

Bir gün yapay yapay habitat uyaranlarına da doğal habitat uyaranları gibi evrilecek miyiz, şimdiden bir şey söylemek zor. Hiçbir zaman böyle bir evrim gerçekleşmeyebilir de. Örneğin, bir marketin görüntüsü veya onunla ilişkili sesler veya renkler bizde yeşil rengin tetiklediğine benzer mutluluk duygusu uyandıran bir uyarana dönüşecek mi? Bu tip görüntülere şimdiden duyarlılık kazanmış olduğumuzu söyleyebiliriz. Bir market görüntüsüne, özellikle açsak, epey duyarlıyız aslında. Ama bu evrimsel bir süreç yoluyla yeşil renk gibi bedenimizin bir parçası mı, o henüz gerçekleşmemiş gözüküyor. Zaten bu tür yapay habitat nesneleri arzularımızı alışverişe, yani tüketime yöneltmek için hâlâ doğal uyaranlarımızla paketleniyor, onlardan yararlanılarak tasarlanıyorlar. O yüzden bir evrim olacaksa da bu bizi doğal uyaranlarımızdan pek uzaklaştırmayacak gibi gözüküyor. Ama daha da önemlisi süre. Doğal uyaranlarla geçmiş dönemimiz yüz binlerce ve bazılarında milyonlarca yıllık sürelere karşılık gelirken, yapay habitat dünyasındaki giderek artan değişim hızından dolayı hiçbir uyaran bu kadar uzun süre ortalıkta kalmıyor. Hatta teknolojinin giderek her şeyimize hakim olmaya başladığı bir gün bu uyaranların işlevlerini büyük ölçüde yitirdikleri bir dünya bile belirebilir. Ama henüz orada değiliz. Hâlâ doğal uyaranlarımızın etkili olduğu bedenlerde yaşıyoruz. ​

Doğal Uyaranların Süren Önceliği

​​Bu durum, yapay habitatın bedenlerimizi zorlayan koşulları dikkate alındığında (birazdan o konuya daha ayrıntılı gireceğim) sorun yaratıyor. Yapay habitatın hiçbir nesne veya faaliyeti bu tür uyaranlara dönüşemediklerinden mutlu olmamızın yegane yolu hâlâ bu doğal uyaranları bir şekilde kullanmamızı gerektiriyor ve sık sık yapıyoruz da bunu. Çok bunaldığımızda doğal uyaranlarla buluşacağımız ortamlara kaçıyoruz ya da kendimize bu doğal uyaranlarla donatılmış yaşam alanları yapıyoruz. Örneğin, evlerimizi içsel ve dışsal donatırken. Yeni aldığımız veya yerleştiğimiz bir evin bomboş bahçesini ağaçlarla donatarak veya dairemizin içine çeşitli çiçekler taşıyarak veya duvarlarımızı çeşitli şekillerde dekore ederek. 

 

Bunu farkında olmadan, doğal olarak yapıyoruz. Çünkü eninde sonunda bu doğal uyaranların getirdiği tatmini arıyoruz. Bir şekilde mutluluk hissini yaşamak zorundayız; olumlu tepkiler üretemediğimiz bir dünyada yaşamamız mümkün değil. Bu da ancak içselleştirdiğimiz doğal uyaranların tetiklenmesiyle olabiliyor. Bir kısmımız bundan rahatsız olabilir, modern yaşamın bize sürekli dayatmaya çalıştığı kendi bedenimizin ve dolayısıyla kendimizin yegane hakimi olduğumuz düşüncesinden dolayı. Ama tam öyle değil işte. Bu tabii tam bir bağımlılık ilişkisi olarak da yorumlanmamalı. Görece bir bağımsızlık mümkün, eğer doğal işleyişlerin nasıl yürüdüğünü kavrarsak. Neyse konuyu dağıtmayım.   

Bizim bu doğal eğilimimizi farklı sebepler için kullanmak da mümkün. Yapay habitatın stresli çalışma koşulları bu şekilde daha keyifli hale dönüştürülebilir. Ya da daha ileri gidilip belki pek ilgilenmeyeceğimiz birçok nesne ve faaliyet bize bu şekilde satılabilir, tükettirilebilir. Yani doğal uyaranlarımız, dolayısıyla bedenlerimiz düzeni besleyen kaynaklara dönüştürülebilir. Belki hiç yemeyeceğimiz veya içmeyeceğimiz bir şey doğru renklerle bize tükettirilebilir. Ya da çeşitli faaliyetlere çok paralar ödeyerek katılabiliriz sırf bizi mutlu edecek doğal uyaranlarla tasarlandıklarından. 

Doğal Uyaranlarımızın Sömürülmesi

​​​Burada ilk bakışta bir sorun görünmeyebilir. Yaşamlarımızı bu şekilde güzelleştirmenin neden kötü olsun? Olmayabilirdi, eğer bu bir sömürü aracına dönüşmeseydi, eğer sadece bu yapay habitatı bu şekilde daha dayanılır, daha keyifli hale getirmek için kullansaydık bu bilgiyi. Ama tam öyle değil durum. Yüzlerce şirket, kapitalizm dediğimiz bu sistem bunu para yapma aracına dönüştürüyor ve böylece bir yandan pek de ihtiyacımız olmayacak nesnelerin ya da aynı nesnelerin farklı adlar altında tekrar üretilmelerine bir yandan da yerküresel kaynakların ziyan edilmesine yol açıyorlar. Bir türlü optimum kaynak kullanımına gidemiyoruz, çünkü herkes bu şekilde para yapmak istiyor. Diğer yandansa, doğal uyaranlarımız sürekli böyle bir sömürüye tabi kaldıklarından genel ve tehlikeli bir duyarsızlaşmayla karşı karşıya kalıyoruz. Bir süre sonra bu doğal uyaran bombardımanı bizi strese sokmaya başlıyor. Ya kendi kabuğumuza çekiliyoruz ya da bu işleyişin duyarsız bağımlılarına dönüşüyoruz.

 

Görüldüğü gibi, doğal uyaranlarımız üzerinden muazzam bir sömürü söz konusu. Bu ilk başta ancak çok basit şekillerde yapılabilirken, bugün teknolojinin ulaştığı düzey bu sömürünün biz hiç farkına varamadan yürümesini mümkün kılmaya başlamıştır. Algılayamadığımız görüntülerle veya yine açıkça farkına varmadığımız özelliklerimizin kullanılmasıyla daha farklı manipülasyonlara açık hale geldik. Yapay zeka teknolojisi bunu muhtemelen çok daha üst düzeylere taşıyacak. Artık her teknolojik gelişim ne kadar para kazandırır düşüncesiyle üretilir oldu. Sonuçta bedenlerimizin sadece fiziksel değil psikolojik olarak da sömürüldüğü bir dünyaya dönüştü yapay habitat. On bin yıl önce ihtiyaçlarımız için genleriyle oynayarak evcilleştirdiğimiz hayvanlardan pek de farklı durumda değiliz artık. O yarattığımız habitat sonunda dönüp bizi de aynı şekilde evcilleştirmeye başladı. Şimdi biraz da yapay habitatın en temel özeliği olan çalışma faaliyetine bakalım.  

Sürekli Çalıştırılan Bedenlerimiz

​Tekrar hepimizin normalleştirdiği ama bugüne kadar doğallığımıza aykırı olmuş ve muhtemelen olmayı sürdürecek çalışma  faaliyetine dönüyorum. Çalışma, bizim yaptığımız şekliyle, yani kendi kurduğumuz habitatı ayakta tutmak için yapılıyorsa, sadece bizim değil, büyük ölçüde tüm canlıların doğallığına aykırı. Böyle bir yaşam şekli yok doğa habitatlarda; olması mümkün değil. Ya da daha doğru bir deyişle, böyle bir çalışma şeklinin olması, organizma üzerinde çeşitli stresler yaratmadan mümkün değil. Çünkü sonuçta böyle bir çalışma şekli olabiliyor, en iyi örneği biziz, ama çoğu kez yüksek bir olumsuz bedelle geliyor bu. Bu yüzden de eğer bugün karşı karşıya kaldığımız ekolojik krizleri anlamak ve çözmek istiyorsak en başta yapay habitata özgü çalışmayı ele almamız gerekiyor.

 

Yerleşik yaşamla birlikte başlıyor bu şekilde çalışma. İlk başta büyük ölçüde masumane ve olumsuz karşılığı epey düşük bir uğraş olarak beliriyor. Ama bir süre sonra bir dönüşüm beliriyor ve bu faaliyeti bazıları diğerlerinden daha fazla yapmak zorunda kalıyorlar; çalışmanın içinde eşitsiz ilişkiler beliriyor ve o andan itibaren de çalışmanın olumsuz karşılığında artış görmeye başlıyoruz. Zamanla bu bazıları ve diğerleri arasındaki eşitsizlik ilişkisi çalışan bazılarını aleyhine değişmeye başlıyor. Bu grup zamanla büyüyerek çoğunluğu oluşturduğu gibi, olumsuz bedelin de büyük kısmı, yani her türlü stres, onların sırtına biniyor. Sonunda yapay habitatın doğal habitatlardaki diğer kaynakları gibi onlar da aynı habitatın, onu ayakta tutan bir kaynağına dönüşüyorlar. Burada bu sürecin tarihine girmeyip ileriye sarıp yapay habitatın ulaştığı en son evreden, modern kapitalist yaşamın dayattığı çalışma şeklinden başlatacağım tartışmayı.​​​

Günde 8 Saat Çalışma Neye Karşılık Geliyor?

​​Meşhur sekiz saatten başlayalım. Büyük kavgalarla edinilmiş sekiz saatlik günlük çalışma hakkı. Bir de kavgasını ettiriliyoruz, bedenlerimize son derece stresli bu faaliyet için. Ulaşım ve işe hazırlanmayı da dahil edelim, günde en az on saat. Çalışma sonrası gevşemeyi de ekleyin, çünkü hemen başka bir faaliyete geçemiyoruz, rahatlıkla on iki saati buluyor. Tüm gün gidiyor aslında. Bunu haftada beş, bazılarımız için de altı günle çarpalım. Bu haftalık çalışma süremiz. Yaşam boyu. Peki, emekliliğe kadar diyelim. Emeklilik ne zaman? Yaşamımızın en önemli kısmı gençliğimiz geçtikten sonra, aşağı yukarı 45 - 50 yıllık bir süreden sonra. O zamana kadar, tatil ve bayramlar hariç, her sabah yaşadığın binayı terk edip günün büyük kısmını geçireceğin başka bir binaya, oradaki odana, masana veya daha farklı başka bir mekana geçiyorsun, bütün gün bağlı kalacağın yerine. Kendi işletmen de olabilir, fark etmiyor. Bu rutine uymak zorundasın, bu modern yaşamsal rutine.

 

Eğer işin açık havada değilse, içerdesin, kapalı bir mekânda. Çoğunluk türlü türlü teknolojik nesnelerle iç içe, büyük ölçüde onların parçası olarak. Bir de çevrenden geçen çeşitli enerji kaynakları, bunların kısmen veya tamamen bedenine olumsuz etkide bulunan ses ve dalgaları. Çalışma koşullarının bedenin üzerindeki fizyolojik, psikolojik ve sosyal yük ve baskıları da cabası. Sonuçta öyle veya böyle bütün gün, kendine değil bir sisteme çalışıyorsun, işlevi, bu yapay habitatı ayakta tutmak olan bir sisteme. Sistemi sürdürmek zaten bir sorun, ama bir de  fizyolojik, psikolojik, sosyal ve unutmayalım, ekolojik bedeller ödüyorsun.​​

Ancak akşamları ve hafta sonlarını kendine ayırabiliyorsun, ancak o zamanlar stres atma şansın var. Stres atmak demiyoruz buna gerçi. Sosyalleşme ve eğlence zamanı oluyor günümüzün bu parçası. İlginç bir şekilde bu bir de sanki bir ödülmüş gibi pazarlanıyor bize. Oysa sisteme çalışmayı sürdürebilmemiz için bu stres atma şart, başka türlü nasıl çalışabiliriz bu koşullarda. Dolayısıyla günümüzün bu kısmı da aslında sistemin dayattığı çalışma faaliyetinin bir parçası, ertesi güne kadar aldığımız bir mola. Bu aralar da çoğunluk gün bitimi ve gece saatlerinde. Kendimize ait gündüz saatlerimiz bir tek hafta sonları. Bizim seçtiğimiz kişilerle ve nispeten seçtiğimiz şekillerde geçireceğimiz gündüz saatleri. 

​Bu hesaba göre, çalışma hayatına başladıktan sonra haftada iki günümüz var kendimiz için, eğer cumartesileri de çalışmıyorsak. Bir de yıllık izin var, "tatil". En tatilci ülkelerde bile en fazla otuz günlük bir süre. İstisnalar olabilir, ben otuz gün kabul edeceğim. Şimdi bu tatil günlerini yılın kalan haftalarına dağıtalım. Kabaca yarım gün daha geliyor ve kendimiz için ayırdığımız gündüz saatleri haftada iki buçuk güne çıkıyor. Yaklaşık 40 veya 50 yıl haftada iki buçuk gün ve buna zorunlu ihtiyaçlarımıza ayırdığımız süre de dahil. Yani o iki buçuk gün sadece kendimiz için değil. Sistemi ayakta tutmak için kullandığımız bedenimizin ve yaşam alanımızın  ve bazen de araçlarımızın da ihtiyaçları var. Kısacası bakım ve o da bu süreden geliyor. Çeşitli fizyolojik ve psikolojik sebeplerle yaşadığımız sağlık sorunları için doktor ziyaretlerini de unutmayalım. Ha bir de yeni bireyler yetiştirmemiz gerekiyor. Ufaklıklarla yakından ilgilenmek istiyorsak, ki gerekiyor, o da bu süreden geliyor. 

Kalan kısma gelelim. Dört buçuk gün. Burada uykuya ayırdığımız süre de var ama diğerinde de var. Dört buçuk gündüz diyelim o zaman. Diğeri de iki buçuk gündüz olsun. Bir de iş sonrası zaman var. Ama o genelde karanlık saatlerde ve çok kısa. Hem çalışma sonrası gevşemeye gidiyor bir kısmı hem de eğer uzatmak istersek bu süreyi, uyku saatimizden, yani sağlığımızdan  yiyoruz. Gençken oluyor da bu performans, yaş ilerledikçe, çok da sürmüyor, otuzların ikinci yarısından itibaren eve kapanmaya başlıyoruz ve sosyalleşmemiz de böylece azalıyor. Gerçi sosyalleşmemizin önemli bir kısmı bu çalışma saat ve mekanlarında ve buralarda çalıştığımız kişilerle olduğundan, başka yolu da yok zaten bu koşullarda, yine de emekliliğe kadar belli çarpık bir düzeyde yürüyor. Çarpık, çünkü genelde pek değişmeyen ortam, kalıp ve kişilerle, bu da sosyalleşme de çeşitliliği ve dolayısıyla en önemli yararını yok ediyor.  ​

Sadece Emeğimizden Değil, Yaşamımızdan da Çalınıyor

​​Ayrılmayayım konudan, sosyalleşmeyi sonra tartışırız, şu anda üzerinde durmak istediğim, bu ikisi arasındaki oran. Kendimize ayırdığımız zamanın neredeyse iki katı başka bir şeye gidiyor. Seçmiyoruz da bunu, alınıyor bizden. Ben burada Marksist düşüncenin artı emek hesabında, yani emeğimizin kaçta kaçına kapitalist el koyuyor ve bize ne kalıyor argümanında değilim. Marx bunu kapitalizm eleştirisinin merkezine yerleştirmişti ve uzun süre kapitalizmle ilgili en büyük sorun olarak sadece bu görüldü. Önemli de ama böyle tek başına sorunun merkezine yerleştirilince sanki bu sorun çözülürse kapitalizmle ilgili sorun da çözülüyormuş argümanına geldik. Çözüm de aradaki eşitsizliğin daha sürdürülebilir, daha tahammül edilebilir hale getirilmesi olarak sunuldu; yoksa tamamen giderilmesi değil. Ama ortada, genelde atlanan, son derece önemli başka bir el koyma daha var: emeğimizin ötesinde bir de sistemin yaşamımızın önemli bir kısmına el koyması ve bizi bir de bu şekilde sömürmesi. Gerçi Marx bu konuya da girdi yabancılaşma başlığı altında ama emeğe ve bir bakıma çalışmanın zorunluluğu ve yüceliğine verilen öncelik arasında bu, arada kayboldu. Kavganın buraya gelmesi kapitalistlerin de işine geldi açıkçası.

 

Oysa buradaki kaba hesaba göre yaşamınızın yüzde 64'üne, yani neredeyse üçte ikisine el konuyor. Bu rakam bugün, son tüketim alışkanlıklarımızla, özellikle de yanımızdan ayırmadığımız telefonlar  yüzünden, daha da yükselmiş durumda. Çünkü artık kendimize ait olan, olması gereken zamanda da çalıştırılıyoruz ve çoğu kez farkında değiliz de. Böylece bu rakam üçte ikiyi epeyce aşıyor. Daha da kötüsü, hani çalışma çıkışı güya kendimize ayırdığımız o zamanlarda da, buna hafta sonunu ve tatillerimizi de ekleyebiliriz, hâlâ tamamen istediğimiz gibi değil de bize sunulan seçeneklerden seçerek yaşıyor ve karşılığında yine emeğimizden ödüyoruz ve böylece bu sürelerde bile yapay habitatın tüketim sarmalına katkıda bulundurularak aslında çalışmaya devam ediyoruz. 

Modern Yaşam Bir Çalışma Kampı mı?

Özgürlüğümüz İçin Çalışıyoruz

Tesadüfen mi bu durumdayız? Bu basit bir hata, basit bir yoldan sapma mı? Bizim seçimimiz mi? Yoksa dayatılmış mı bizi? İkisi birden de olabilir  sanırım. Bir parça ve bir bakıma seçmişiz ama seçimimiz bir süre sonra kendini dayatan bir şeye dönüşmüş. Seçtiğimiz ve kısmen yarattığımız bu habitat türü sonunda dönüp bizim efendimiz olmuş. Tutsağı olmuşuz bu en başta bizim başlattığımız yapay habitatın, dünyanın. Sonunda bir tür çalışma kampına dönüşmüş ama sinsi bir kampa, çünkü bu kadar eziyete rağmen bir şekilde bunun en güzel ve tek seçenek olduğuna ikna etmiş bizi.​

Özellikle bugünkü modern uygarlığımız tam bir çalışma kampı. Haydi kamp fazla oldu diyelim  ama kesinlikle çalışma üzerine kurulmuş bir yaşam. Kötü mü bu diyenler çıkabilir. Kötü herhalde ki, çalışmayı gerçekten erdem olarak gören ufak bir azınlık dışında herkes büyük bir özlemle bu çalışma hayatlarının sona erip emekliliğin gelmesini bekliyor. Belli ki hoşlanmıyoruz. Peki,  emeklilik ne oluyor? Serbestlik, maaşlı serbestlik diyebiliriz. Sözcüğün kendisi, en azından Türkçede, emeğe vurgu yapıyor. Emekli de muhtemelen emek vermiş, çalışmış olan oluyor. Biz artık yaşamının geri kalanında çalışmasına gerek olmayacak, çalışmadan muaf kişi olarak anlıyoruz. Yani artık çalışma yükümlülüğünden azat edilmiş, serbest kişi. Nihayet özgür olmak.

 

Sözcük doğrudan bunu söylemiyor ama düşünecek olursak bunu yapıyoruz. Özgürlüğümüz için çalışıyor, onun bedelini ödüyoruz. Tıpkı eskiden kölelere bazı toplumlarda tanınmış özgürleşme seçeneği gibi. Emek kökünden yarattığımız bir sözcüğü kullanarak asıl olup bitenin üzerini örtüyoruz. Emek verdin, bu senin hakkın, ödülün diyoruz ama aslında hepimizin bildiği gibi, bir gün bitecek ve istediğim gibi yaşayacağımın hayaliyle çalışıyoruz. Aslında bir alışveriş var burada ama garip bir alışveriş bu, baştan reddetme seçeneğiyle gelmiyor. Bir şekilde reddetmeyi başarsak bile sonuçları çok zorlaştırıyor yaşamayı. Hele modern yaşamın bugün geldiği noktada yaşayamamak gibi bir şey oluyor, hiçbir şey yapamıyorsunuz.​

Sözleşmeli Kölelik mi? Sözleşme? Var mı ki Sözleşmemiz?

​Böyle olunca olay bir anda değişiyor. Baştan bir seçenek olarak sunulmadığı için yapay habitat çalışma tarzı (yapay habitat için çalışmak) bir köleliği daha çok andırıyor. Çalışman şart, ötesi yok, ancak yeterince çalışır ve kendine gerekli kaynakları oluşturabilirsen, sağladığın kaynaklar kadar özgür olma hakkını elde ediyorsun. Yaşamını baştan kendi keyfine göre yürütmen mümkün değil, çünkü kaynaklara baştan el konulmuş. Bunlardan yararlanmak istiyorsan çalışacaksın ve bunu bu düzene sadık şekilde, kurallara uyarak yerine getirebilirsen sonunda emeklilikle ödüllendiriliyorsun ve o baştan beri olması gereken serbestliğe, özgürlüğe, gerçi hâlâ çeşitli kısıtlamalarla olsa da ulaşıyorsun. Aslında emekli yerine bu durumu anlatan daha farklı bir sözcük kullanılması gerekiyor burada.

 

Türkçeye sözleşmeli kölelik olarak çevrilen (sözleşmeli veya borçlandırılmış hizmetkar da olabilir) İngilizce "indentured servitude" sözcüğü daha uygun gözüküyor. Sözcüğün tarihsel kökeninde Amerika'nın Avrupalılar tarafından keşfinden sonra oraya daha iyi bir yaşam için göç etmek isteyenlerin, gidiş bedeli olarak uzun bir süre ücret olmadan sadece yeme, içme ve barınma karşılığı çalışmalarını gerektiren sözleşme türü var. Aynı duruma meslek öğrenmek için yeme, içme ve barınma karşılığı çalışmada da rastlıyoruz. Bizim dünyamızdaki çalışma şeklinin bundan farklı olduğu ileri sürülebilir. Çünkü bir ücret söz konusu. Ama yeme, içme, barınmayla uğraşmak yerine ücret verip bunları ücreti alanın sorumluluğuna dönüştürmek çok da değiştirmiyor olayı. Hatta daha da kötüleştiriyor. Hem bunların sağlanması ve lojistiğiyle uğraşıyoruz hem de o ücret için mücadele etmemiz gerekiyor. Çünkü o ücret her zaman yeterli olmayabiliyor, her zaman gerekli yeme, içme ve barınmayı getireceğinin garantisi yok. Ama güya seçenek olarak tanımlanan bu ücret meselesine takılmayalım, çünkü burada üzerinde durmamız gereken bu değil, daha iyi bir yaşam vaadi. Bu alışverişin ardındaki amaç bu. Kişi bu sebeple borçlanıyor ve sözleşme bunun için yapılıyor. Aslında sözleşme bir tür senet; birey, daha iyi bir yaşam vaadine karşılık borçlanıyor, belli bir süre çalışmayı kabul ediyor.

 

Sonuçta sözleşmeli kölelikten daha kötü bir durumla karşı karşıyayız aslında. Bir kere ortada seçilen bir sözleşme yok. "Hayır, ben daha iyi bir yaşam için bu sözleşmeyi yapmak istemiyorum, alıştığım gibi yaşayacağım" deme seçeneğimiz yok; baştan böyle bir sözleşme ilişkisine girmiş kabul ediliyoruz. Amerika örneğinde bir seçim var; söz konusu birey bu seçeneği istiyor. İkincisi erken modern çağda Amerika örneğinde gördüğümüz bu sözleşmeli kölelikten çok daha uzun bir süre söz konusu; orada beş, altı yıl çalışmak gerekirken burada etkin/aktif yaşamımızın herhalde tamamında çalışıyoruz. Üçüncüsü, yine Amerika örneğinden farklı olarak ödül sadece bir ücret ve eğer becerebildiysek bu süre içinde yapabildiğimiz birikimimiz, kendimiz için ulaşabildiğimiz ve istediğimizi yapabilme arzumuzu tatmin edecek kaynaklar ama bu ikincisini büyük kısmımız beceremeyebiliyor. Çünkü burada da kapitalistçe ücretlendirilmiş  bir rekabet var. Son olarak da çoğumuzun fark etmediği en önemli ayrıntı, bu ilişkinin serbest kalma, özgürleşme ama istediğin gibi yaşama özgürlüğü arzu ve hayaline bağlanmış olması. Bu sonuncu çok önemli. Yapay habitat bu sayede yürüyor: sistem için çalışmayı özgürleşmeyle birleştirerek, özgürleşmeyi satın alınması gereken bir şeye, bir metaya dönüştürerek. Zaten özgür başlamamız ve sürdürmemiz gereken yaşamı tersine çeviriyor; özgür olmayı, serbestçe yaşamayı kazanılması, emek verilmesi gereken bir şeye, satın alınması gereken bir hedefe ve sonuçta olması gereken bir haktan bir ayrıcalığa dönüştürüyor.  

Gerçek Bir Sözleşmenin Olmamasının Biyolojik/Fizyolojik Sonucu

Yalnız bu ilişkinin bir de biyolojik/fizyolojik boyutu var. Biz ne kadar bu ilişkiyi normalleştirsek de bedenimiz anormalliği hissediyor, bu şekilde çalışmanın rahatsız ediciliğini, yarattığı stresleri yaşıyor. Zaten serbest kalma, özgürleşme ve hatta bu durumdan kurtulma arzusu da bu yüzden beliriyor. Yukarıda bahsettiğim Amerika örneğindeki sözleşmeli kölelik veya benzerlerinde durum farklı. Burada belli bir süre için kabul edilen bir sözleşme, bilinçli bir katılım var. Böylece beden bu duruma hazırlanılmış oluyor. Diyelim yirmili yaşların başında bu ilişkiye girdiniz, sözleşme beş veya yedi yıl sonra bittiğinde hâlâ yaşam sürecinde etkin bir birey olarak serbest kalacağını ve istediğin şekilde devam edebileceğini biliyorsunuz. Oysa modern dünyada biz hiçbir şekilde özgürce seçilmemiş bir ilişki sonucunda bedenimizi tamamen yapay habitatın ve onun ürünü sistemin kullanımına veriyoruz ve emekli olduğumuzda bize hâlâ etkin bir beden ve henüz tamamlanmamış bir yaşam verilmiyor; aksine fizyolojik ve psikolojik açılardan yıpranmış bir bedenle kalıyoruz. Dolayısıyla bir kere baştan adil bir alışveriş yok. Etkin yaşam boyunca çalıştırılmak ancak bir kaynak olarak sömürgeleştirilme,  bedenimizin iş yapma kapasitesinin sistem için bir sömürge kaynağa dönüştürülmesi olarak tanımlanabilir ve bu kaynak hiçbir zaman bize hâlâ kullanılabileceğimiz bir kapasite olarak geri dönmüyor. 

Bir zamanlar var olmuş sözleşmeli kölelik örneğinde süre sınırlı, sözleşmenin ne zaman biteceği belli ve kişi, bu süre boyunca bedenini bu şekilde kullandıracağını biliyor. Bizim dünyamızda süre tüm etkin yaşantımızı kapsıyor; ancak doğuştan şanslıysak bu zorunluluktan kurtuluyoruz. Bu yüzden de bedenimiz çok daha uzun bir süre bu şekilde çalışmanın streslerine maruz kalıyor ve kaldıkça da bu streslerden kurtulma arzusu o derece artıyor. Bir emeklilik hedefi olmasına rağmen bu bir sözleşme sonucu girilmiş bir ilişki değil. Herkes böyle bir yükümlülüğü olduğunun farkında ve emeklilik de bu yükümlülüğü yerine getirmenin ödülü olarak sunuluyor ama bu ilişki kendi kararlarını verebilecek yaşa gelmiş bireyin girdiği bir sözleşmeyle değil, o bireyin ufacık yaştan itibaren bir beyin yıkamaya maruz kalmasıyla sağlanıyor. Dolayısıyla bu ilişkiye katılmanın ne kadar bilinçli olduğu son derece şüpheli.

 

Bu sözleşme tartışmasını abarttığım düşünülebilir; sonuçta yurttaşlığın kendisi bir sözleşme değil mi denebilir? Sözleşme netlik sağlar; geçerli olduğu sürece boyunca var olacak şartları olabildiğince netleştirir. Böylece yaşanacak zorlukların dereceleri de bilinmiş olur. Çalışma her zaman yorulmak anlamına gelir ve kendiniz için değil, başkası veya başka bir şey için zorunluluk olarak yapıldığında da, bunu seçmiş bile olsanız katlanmanız gereken eziyet olarak hissedilir. O yüzden hem bunun ne zaman sonlanacağının ve şartlarının bilinmesi hem de bunların kabul edilmiş olması bedensel stresin etkilerine katlanmak için şarttır. Bir yetişkin olarak girilmemiş yurttaşlık sözleşmesinin sonucu olarak sunulan modern emeklilik bu sebeple bir sözleşme değil aslında. Çünkü bir sözleşmenin koşulları sağlaması gerekirken "modern çalışma sözleşmesi" tam tersini yapmakta. Hiçbir şey belli değil aslında. Belirsizleştiriyor, netleştirmiyor, muğlaklığı arttırıyor. Son derece uzun bir süreyle geldiğinden ve bu süre tüm etkin yaşamımız olduğundan gerçek bir sözleşme gibi netleştiremez de zaten. Bir sürü beklenmedik olay olabilir bu süre boyunca. Savaşlar, toplumsal karışıklıklar, doğal felaketler, ekonomik krizler ve şimdi de ekolojik krizler. Biyolojik/fiziksel boyut da bu noktada ortaya çıkıyor. Beden bu bilinmezliğin getirdiği stresleri yaşamaya başlıyor. Biz bu koşulları normalleştirsek bile o bunu yapmıyor ve sürekli bir kaçış modunda kalıyor, sürekli kendisini bu koşullardan kurtararak daha bilinebilir, daha tahmin edilebilir koşullara ulaşmaya çalışıyor.  ​

Bedenin Sömürgeleştirilmesi

Bedensel Belleğin Yetersizliği

​Beden yapması gerekeni yapıyor. Canlı olduğundan içinde yer aldığı habitatın kendisinde yarattığı stresler karşısında rahatlamasını sağlayacak koşullara ulaşmaya çalışıyor. Genelde bedeni edilgen ve bizim kontrolümüzde bir şey gibi görürüz. Bu tartışmanın başında belirttiğim gibi böyle bir durum söz konusu değil ama bedenin eylem kapasitesi de çok fazla değil; bunun genişlemesini evrimin ortaya çıkarttığı ben sağlıyor. Burası biraz kafa karıştırıcı haliyle. Başta uzun uzun anlatmaya çalıştım. Beden ve ben hem birlikteler hem de ayrılar; birliktelikle ayrılık bir arada. Sanırım bu konuya eylem türleri açısından bakmak daha açıklayıcı olacak.

 

Bedenin eylemi, özellikle de rahatsızlığını ifade etme şekli stres ve buna bağlı olarak gönderdiği sinyaller; bunun ötesine geçemiyor. Ben ise daha farklı şekilde faal. Stres sinyallerini alıp dış  dünyada çok boyutlu eylemlere dönüştürebiliyor. Örneğin, bedenin çok uzun sürede oluşmuş belleğinde yeşil renk genellikle su olan yerle ilişkilendirildiğinden, susuz kalmış beden kendisini su bulma ümidiyle yeşile yönlendirebilir ama bedenin eylemciliği buraya kadar; buna benzer basit ve doğrudan eylemlerin ötesine geçmiyor. Suyla ilgili başka eylemler, örneğin kuyu açmak, su kanalları ve barajlar yapmak, benzer su teknolojileri yaratmak, su söylem ve mitolojileri üretmek, suya dair şiirler yazmak ya da insanın yeşil ile su arasında bedensel belleğinde oluşmuş bu bağlantıyı kullanarak reklam ve satış yöntem ve hileleri geliştirmek, susuzluğa karşı eylemler düzenlemek, paneller yapmak, gruplar kurmak vb birçok başka eylem bedensel belleğin dışında bir bellek ve eylemcilik gerektiriyor. Bunu "Ekolojik İkilem" bölümünde "ben" olarak tanımladığım organizmik bilinç veya benlik yapıyor. Ama "ben" hiçbir zaman tek başına bağımsız şekilde değil, bedensel bellekle iletişim içinde çalışıyor; ana kaynağı bedensel bellek. İlk tepki neredeyse her zaman bedenden geliyor. Stresi beden algılıyor ama bundan karmaşık eylemler üretmeyi, analiz ve sentez becerileriyle "ben" beceriyor.   ​

​​Bu eylemlerden biri doğal olarak kaçış, sorunlu ortamdan süratle uzaklaşmak. Bu aslında bedensel belleğin ürettiği en ilkel tepkimiz. Doğal ortamlarda en fazla kırk, elli bireylik veya birazcık daha kalabalık ufak gruplarda yaşarken veya tek bir birey olarak bir tehlikeyle karşılaştığımızda gayet iyi çalışabiliyor ama daha kalabalık ve özellikle de yerleşik yaşamda, özellikle de artık son derece küreselleşmiş modern yaşamda yetersiz kalıyor. Bu yetersizliğin ana sebebi insanın bu ortamlarda farklı, milyonlarca yıllık evriminde pek de uğraşmak zorunda kalmadığı özne ve faillerle karşılaşması. Bunların en dikkat çeken yanları görece küresel ve karmaşık olmaları özne ve failler olmaları. İnsan basit ve yerel tepki göstermeye uyumlu; bu ikisine göre şekillenmiş tepkileri. Dolayısıyla kaçış ve tek bir canlı özneye indirgeme gibi bedensel tepkiler işe yaramıyor ama yine de bunlar öne çıkıyor. Çünkü bedensel repertuarımızda başka türden yerleşmiş tepkimiz yok. Örneğin iklim krizi gibi küresel ekolojik krizlerde kaçış bir işe yaramıyor. Nereye kaçacağız? Başka bir gezegene mi? Düşünenler yok değil tabii. 

 

Değil küresel felaket, kriz veya stres algılayarak çözüm üretmek, arka arkaya gelen felaket haberlerini bile kaldıramıyor, süratle duyarsızlaşıyoruz. Çünkü böyle bir kapasitemiz yok. Olmadığı için de ya kapanarak duyarsızlaşıyoruz ya da küresel kriz veya olay sanki yerelmiş gibi davranıyoruz ve ilk doğal tepkimiz de genellikle nispeten yerel, tekil ve canlı bir düşman/sebep yaratmak oluyor. Bu da günümüzde genelde komplo teorileri olarak çıkıyor karşımıza. Komplo teorileri yeni değiller. Tek fark artık küresel iletişimden dolayı daha sık karşılaşmamız. Bir kısmını saçma bulsak bile bir kısmına da inanıyoruz. Aslında sonunda her biri kendine yeterince taraftar buluyor. Burada garip bir durum yok. Hatta doğal bile diyebiliriz. Çünkü yerel habitatlara geçip kalabalık toplumlarda yaşamaya başladığımız son on beş bin yıl içinde bedenlerimiz henüz görece karmaşık ve küresel özne ve failler algılayabilecek ve bu yeni duruma uygun tepkiler üretecek şekilde evrilememiş. Yeterli zaman olmamış da diyebiliriz.​

​​Hiç evrilmemiş değil. Daha doğrusu bazı bedenlerde böyle bir kapasite var ama bu kapasite yeterince yayılamamış ya da yeterince sekülerleşmemiş. Son kavram daha uygun bence. Çünkü aşkın ve gizemli görece karmaşık özneler yaratma ve bunları failleştirme kapasitemiz var. Burada bir sorun yok ama bunu somut yerküresel süreçlere, tekil ve canlı olmayan somut karmaşık öznelere dönüştürme kapasitemiz son derece sınırlı. Örneğin doğa olarak adlandırdığımız bir özne yaratabiliyoruz. Bunu yaşamlarımızı etkileyen bir fail olarak da görebiliyoruz ama bu hâlâ son derece basit, tekil ve insanımsı bir canlılıkta düşünüyoruz bu faili. Bu yetersizliğimiz sadece tepkilerimizi değil, analizlerimizi, yani yaşamlarımızı görece daha gerçekçi okumamızı da etkiliyor. Ama daha kötü bir şey var burada. Bu sayede yanlış yönlendirilme veya manipülasyonlara açık hale geliyoruz. Burada illa bir dış güçler veya sorumlular söylemine de kapılmamaya dikkat etmeliyiz; çoğu rollerin değişik oranlarda olduğu bir birliktelik içinde yaratıyoruz bu yönlendirme ve manipülasyonları. Bunların sonucu da, tarih boyunca, giderek daha sık ve daha kapsamlı büyük-bölgesel ve son zamanlarda da küresel toplumsal ve siyasi felaketler, savaş ve soykırımlar olmuş. Artık bu listede bir de küresel ekolojik felaketler var.   ​

İnsanın Bir Kaynağa Dönüşmesi

​​​Yapay habitat böyle bir karmaşık ve nereden bakıldığına bağlı olarak küresel bir özne ve de fail. Her ikisi de bizden bağımsız süreç yaratıcı olabilme kapasitesinden kaynaklanıyor. Bunun nasıl  gerçekleştiğini ayrıntılara girmeden çok kısaca anlatmak gerekirse, çeşitli seçenek ve akışların belirmesini sağlayabiliyor ve bunlar zamanla kendi aralarındaki etkileşimlerle belli bir yönde gidişe doğru evriliyor. Bu nasıl oluyor? 

Yapay habitatı doğalından ayıran en önemli farklılık, sürebilmesi için bizim çalışmamıza, bizim iş yapabilme kapasitemize ihtiyaç duyması. Yapay habitat bu olmadan var olamaz. İş yapabilme kapasitemiz doğal bir özelliğimiz ama belli bir ölçeğin geçtikten sonra bu doğallık yok oluyor; yani belli bir yere kadar sorun yok ama o eşik aşıldıktan sonra rahatsız edici fizyolojik ve psikolojik stresler yaşamaya başlıyoruz. Bu basit bir yorulma veya zorlanma değil; gerçek bir istememe durumunun, yapılan faaliyetten kaçıp kurtulma arzusunun belirmesi. Bu noktada iş yapma kapasitemiz doğal özellik olmanın dışına çıkar ve artık yaptığımız eylem doğal yapımıza aykırı olmaya başlar; çünkü artık bedenimiz büyük bir kararlılıkla bu eylemi sona erdirmek ister.

 

Doğal özelliklerden konuşurken bu ölçek olayını karıştırıyoruz ya da farkında değiliz. Örneğin, doğuştan bir sorunu yoksa her insan koşabilir ama belli bir eşik aşıldıktan sonra beden stres yaşamaya başlar ve ısrar edilirse bir süre sonra geçici veya kalıcı sakatlanma yaşayabilir. Yani koşmak hem doğal özelliğimizdir hem de belli bir eşikten sonra değildir. İş yapma kapasitemizde de aynı ikilik söz konusudur. Dolayısıyla, çalışma bedensel stres yaratan eşiğe ulaştığında, eğer devam edilecekse, bir şeyin bizi bu strese katlanmaya ya ikna etmesi ya da zorlaması gereklidir. Aksi takdirde çalışma sona erecektir. İşte burada yapay habitatın yavaş yavaş bir özneye ve sonunda da bizi kontrol eden bir faile dönüşmeye başladığını görüyoruz. 

 

İkna veya zorlama, her iki ilişkide de temel hedef birisinin iş yapabilme becerisinden kendi çıkarına yararlanma isteğidir ve bu asimetrik bir ilişkidir. Çünkü burada biri diğerinin iş yapma kapasitesinin bir kısmına kendisi için el koymaya çalışmaktadır. Yani eşit bir paylaşım yoktur. Bu karşılıklı yardımlaşma veya imeceden farklıdır. Burada bambaşka bir ilişki belirmektedir. İşin sonucundan bir taraf daha fazla yararlanmaktadır. Bu ilişki ikna ve görece gönüllü katılımda kaldığı sürece bir sorun yaratmaz ama burada alttan alta çalışan yeni bir anlayış belirir, insanı kaynak olarak gören bir anlayış. Bu anlayışta bir sonraki adım ikna etme zorunluluğunu ortadan kaldırmaktır. Bir sonraki aşamaysa bunun bir şekilde bir bireysel kaynak yaratma çabası olmaktan yapay habitatı sürdüren bir sürece dönüşmesidir. Ama bu aşamada büyük bir dönüşüm yaşanır ve yapay habitatı besleyen bu süreç sonunda hiç kimseye ihtiyaç duymadan ve aşağı yukarı herkesi kontrol eden bir işleyiş kazanır. Yapay habitat kendi başına hareket eden bir özneye dönüşür; yepyeni bir fail belirir. Yapay habitatta yaşayan bireylerin eylemleri birbirinden farklı olsa da bunların bileşkesi sürekli büyüyerek kendisini sürdüren bir yapay habitata yol açar. Aslında daha doğru bir metafor giderek büyüyen bir girdaptır, her biri yapay habitat için kaynağa dönüştürülmüş herkesi içine çeken bir girdap, hatta bir kara delik. Çünkü bu delik yapay habitatla beraber doğal habitatları ve yerkürenin doğal süreçlerini de içine çekmeye başlar.

 

Burada çok hızlandırılmış ve kısaltılmış bir özet sundum. Yoksa burada binlerce yıl sürmüş bir süreç söz konusu ki, tüm insan toplulukları bunu aynı şekilde yaşamamış. Bazı topluluklar hiçbir zaman bu nihai noktaya ulaşmadan yapay habitatlarını doğal habitatlarla belli bir uyum içinde sürdürmeyi başarmışlar; habitatları büyüme hastalığına yakalanmamış ya da sürdürülebilirliğinin ana itici gücü büyüme olmamış. Burada asıl vurgulamak istediğim ayrıntı, sonunda bu büyüme hastalığını başlatan sürecin o asimetrik çalışma ilişkinin doğuşu olduğu. Buna yabancı değiliz, bu asimetrik ilişkiye sömürü adını veriyoruz bugün. Yapay habitatın kontrolden çıkmasına sebep olan ana unsur sömürünün doğuşudur. Bunun ilk başta ikna ederek yapılmasının bir anlamı yoktur. Bu şekilde kullanılmasına izin veren kişi bu şekilde kullanılmayı önemsemeyebilir. Ne olacak ki şu kadar çalışmaktan diyebilir. Ya da ona verilenle mutlu olabilir. Ama katılım me kadar gönüllü olursa olsun, sonuçta karşılıklı yardımlaşmanın dışında, bir tarafı işin ürününden daha fazla yararlandıran bir çalışma ilişkisi belirmiştir ve bu zamanla belirecek yeni teknolojilerle giderek yayılacak ve yapay habitatın itici gücüne dönüşecektir. Hâlâ bu gönüllülük düzeyinde kalma ihtimali vardır ama yeni teknolojiler bazı topluluklarda bazı bireylere bu düzeyin ötesine geçmeye fırsat sağlar. Sonunda bu süreç herkesin kapıldığı ve kopamadığı bir işleyişe dönüşür.

Sömürü mü Sömürgeleştirilme mi?

​​Kapitalist dünya bireyleri olarak sömürü kavramına aşinayız. Hatta o kadar aşinayız ki, kavramın hissettirmesi gerekenlere karşı duyarsızlaştığımızı bile söyleyebiliriz. Öyle değil mi? Elbette biraz sömürü gerekiyor, eğer modern yaşamın sunduğu "güzelliklere" ulaşacaksak. Ama tabii kendimize gelince mümkünse sömürülmeyelim ya da çok az olsun. Zaten ben de birgün o şanslı kesimin arasında yer alacağım, sömürenler sınıfına dahil olacağım. Açık açık bunu söylemesek de, zengin olacağım diyoruz ama pekala biliyoruz nasıl zengin olunduğunu, sonuçta çoğumuz sömürü ilişkisiyle barışığız. Zaten dahiliz de tüm sürece, çoğu kez ya birileri bizi sömürürken biz de başkalarını sömürüyoruz ya da sömürü sürecinin elemanı oluyoruz. Zaten istesek de dışında kalmamız mümkün değil.

 

Evet, sonuçta sömürüyü epeyce normalleştirmişiz ama tüm bu normalleştirmede eksik olan bir şey var, çok önemli bir eksik ve ısrarla uzak tutulan bir eksik. Sömürü varsa sömürülen vardır da daha önemlisi bir sömürge vardır. Bunu atlıyoruz, onun yerine sömürülen diyoruz. Bu ilginç bir ayrıntı. Sömürge demiyoruz, çünkü bu sömürülenden daha ağır bir duruma, bir tür yapılaşmaya işaret ediyor. Sömürülen, söz konusu sömürünün geçici olduğunu düşündürüyor, bir bakıma buna ikna ediyor. Sömürgeyse, sürekli sömürülen, bu iş için ele geçirilmiş bir yapıya işaret ediyor. Bundan çıkış o kadar da kolay olmayabilir.​​​​

​​​Sömürge deyince aklımıza, bugüne kadar "Keşifler Çağı" adıyla sunulmuş Avrupa sömürgeciliği, Avrupalıların başka ülkelerin/toplumların kaynaklarına kendi ülkeleri adına zorla el koydukları dönem gelir. Genelde ülke, toprak, ada vb yapılar için kullanırız sömürgeyi, canlılar için değil. Herhalde bu sebeple sömürüyü kendimize yakıştırabilirken, sömürge kavramını yakıştırmıyoruz. Zaten her şeyimizle kendimiz değiliz sömürgeleştirilen, sadece iş yapabilme kapasitemiz, yani bir kaynak olarak bedenimiz. En azından ilk başta böyleydi. Şimdi bir de tüketebilme, yani alışveriş kapasitemiz de sömürgeleştiriliyor. Ama dediğim gibi tamamen sömürgeleştirilmiyoruz, düşünce ve duyularımız bir parça serbest bırakılıyor ki, kendimizi özgür bireyler olarak hissedebilelim. Aslında bu bile tüm sürecin parçası olarak görülebilir, çünkü bu görece özgür hissetme hali sayesinde işliyor bu sistem; bir gün tamamen özgürleşebileceğimize ve o şanslı sömürenlerden biri olacağımıza, en azından onlara benzer bir yaşam tarzına ulaşabileceğimize ikna edilmemiz sayesinde yürüyor sistem. 

 

Sömürülen kavramının burada uygun olmamasının sebebi, benim bir ben olarak sömürülmüyor olmam. Yani burada benim geçici bir süre olarak kiralanmış olmam değil söz konusu olan, sanki istediğim an bu ilişkiyi sona erdirebilecekmişim gibi. Öyle bir şey yok. Burada bana ait olan, benim yaşam kaynağım, hayatımı kendi seçimlerime göre yaşama kaynağım olan bedenime, kalıcı olarak farklı bir amaç için, yani ilk önce birilerinin para yapması ama genel anlamda da yapay habitatın sürmesi için kullanılıyor. Bedenin bir şeyler yapma kapasitesi var ama bu kapasite benim için. Oysa bu durumda benden alınıyor, yine fiziksel olarak bende ama onu kendi arzularıma göre yaşayamıyorum, bunun için "zengin" olmam gerek, ve ben yaşayamadığım gibi başkası da yaşayamıyor, tamamen bir kaynağa dönüştürülüyorum. Üretim ve artık bir de tüketim için. ​​​​

​​​​Emeğimizin sömürüldüğünün farkındayız ve bunu kabullenmişiz de emeğimizin kaynağı olan bedenimizin bir sömürgeye, bu yapay habitatı ayakta tutan bir sömürgeye dönüştürüldüğünün farkında değiliz. Bu ilişkiye özgür irademizle girdiğimize, sanki "hayır, istemiyorum böyle çalışmak" dediğimizde başka bir seçenek deneyebileceğimize inandığımız, inandırıldığımız için bedenimizin bir sömürgeye dönüştürüldüğünü göremiyoruz. Bize ait sanıyoruz. Ya da görmek istemiyoruz. Ne de olsa sabah akşam beraber olduğun bedeninin yaşamının uzun bir dönemi boyunca aslında başka bir şeye ait olduğunu, aslında bedenimiz üzerinde bile söz hakkımız olmadığını itiraf etmek pek kolay değil. 

 

Kapitalist sömürü karşıtı analiz ve eleştiriler ilk baştan itibaren büyük ölçüde emek sömürüsüne takıldıklarından bedenin sömürgeleştirmesi süreci hâlâ gerekli ilgiyi görmüyor. Bir tek, daha önce belirttiğim gibi, Marx'ın başını çektiği yabancılaşma ve yabancılaştırma tartışmalarında sömürgeleştirilme imasıyla karşılaşıyoruz, tam bu sözcükle ifade edilmese de. Sonuçta yerleşik yaşama ve ardından yapay habitata geçiş sürecinde insan bedeni de, insan dışı hayvanların evcilleştirilmesine benzer şekilde zaman içinde sömürgeleştiriliyor.​​​​

Peki, Sorumlu Kim? Kim Sömürgeleştiriyor?

​​​Burada mesele biraz karışıyor. İlk tepkimiz elbette bu ilişkiden en çok yararlananlara. Bu kısmen doğru bir yaklaşım gibi gelse de süreçten yararlanan her zaman süreci yaratan olmayabilir. Tabii her sömürünün ardında sömürenler dediğimiz bir taraf, bir fail var ama onu ve karşıtını yaratan, ikisinden de bağımsız bir süreç de olabilir. Nitekim analizimizi derinleştirdikçe sömürülenler kadar sömürenleri de yaratan bir süreç, failleşmiş bir süreç olduğunu görüyoruz. İşte bu yeni fail yapay habitatın kendisi. Dolaylı olarak bizim kurduğumuz, yarattığımız bu habitat zaman içinde  yaşamlarımızı yönlendiren ce sonunda nasıl yaşayacağımızı belirleyen bir faile dönüşüyor.

Bu failleşmenin nasıl oluştuğuna dair çok basit bir giriş yaparsak, şöyle düşünebiliriz. Ortak kamusal alanlar için insanları çalışmaya ikna etmek zor bir şey değil. Bunun öncesinde zaten özellikle tarımla birlikte giderek güçlenen ama ondan önce de yerleşik avcı-balıkçı-toplayıcı kültürlerde de yaygın şekilde kullanılmış olması gereken yardımlaşma faaliyeti var. İmece de diyebiliriz. Birilerinin bu yardımlaşma şablonunu ara sıra kendi kişisel çıkarları için kullanmaya başlaması olmayacak bir şey değil.​

Yapay Habitatın Faile Dönüşmesi

Küçük ölçekli olduğu sürece garip görülmeyecektir ve bir, iki derken sonunda söz konusu toplulukta içselleştirilmiş, topyekûn benimsenmiş bir faaliyete dönüşmesi çok olası. Böylece yardımlaşma faaliyetinde ayarın, birazcık bir tarafa kayması, bir tarafın bundan daha fazla yararlanması, sömürü ilişkisinin ana faillerini, sömürülen ile sömüreni yaratacak  süreci başlatabilir. Bu durumda gerçek fail, yani süreci başlatan sömüren değil, böyle bir ihtimalin belirmesini sağlayan süreç ve bu durumda yapay habitatın kendisidir. ​

 

İlk başta hâlâ sömüren ile sömürülen netleşmiş olmayabilir. Hatta asimetrik bir paylaşımın tohumu atılmışsa da bu bugünkü anlamda sert ve açık bir sömürü ilişkisine dönüşmeyip nispeten saklı ve katlanılabilir bir düzeyde kalabilir. Nitekim bazı topluluklarda neredeyse günümüze kadar bu düzeyde kalmış. Bazılarında da bu saklı sömürü ilişkisi burada kalmayıp giderek açığa çıkmış, güçlenerek yayılmış ve sonunda da aşağı yukarı tüm dünyamızı sarmış daimi bir büyüme sürecine dönüşmüş.

 

Tıpkı bazı bilim-kurgu filmlerinde kontrolden çıkan yapay zeka temasına benzer şekilde, yapay habitat da farklı bir yöne evrilerek sürekli büyümeye çalışan bir habitat türüne dönüşmüş ve tarihi boyunca yaşadığı iniş çıkışlara rağmen sömüren ve sömürüleni farklı şekillerde tekrar tekrar yaratmış. Her yapay habitat her seferinde buraya gitmek zorunda değilse de böyle bir kapasitesi var ve biz bugün böyle bir yapay habitat sürecinin son derece saldırgan ve yaşamın her alanını ele geçirmekte olan evresindeyiz. Modern uygarlık dediğimiz şey bu seviyeye ulaşmış, kaynak sömürücüsü bir habitattan başka bir şey değil. 

 

Fakat şu yanlışa da düşmemek gerekiyor. Evet, yapay habitat hem sömüreni hem de sömürüleni ortaya çıkaran failse de sömüren ile sömürüleni eş mağdurlar olarak görmemeliyiz. Her ikisini de yapay habitatın girdiği bu sorunlu süreç yaratmışsa da yapay habitat sadece birini, sömüreni, mevcut düzeni sürdürecek bir faile dönüştürmektedir. Diğeri, buna karşıt bir pozisyon aldıkça ve aldığı ölçüde failleşmektedir. Burada aslında büyümeci yapay habitat ile yarattığı sömürenin birleşmesiyle ortaya çıkan tek bir karmaşık fail vardır demek daha doğru olacaktır. Dolayısıyla sömürgeleştirmeden kim sorumlu sorusunu sorduğumuzda, ne tek başına yapay habitat ne de tek başına sömürendir sorumlu ama ikisinin birleşiminden oluşan bu karmaşık faildir.

Yapay Habitatın Büyüme Hastalığı, Krizi

Büyüme hastalığına yakalanmış bu yapay habitat kendi dinamiğini yaratır; büyüme, ideolojisi ve dili olur. Zamanla her şey büyümeye hizmet edecek şekilde kullanılır, sömürgeleştirilir: çevre, doğa, yeraltı, yerüstü, diğer canlılar ve en başta da insan. Amaç, her ne pahasına olursa olsun büyüme olunca, her şey yapay habitat için kaynağa dönüşür. İnsan da bunun dışında kalmaz ve  bir kaynağa dönüşerek parça parça yapay habitatın sömürgesine dönüşür.

 

İlk önce bedeni sömürgeleşir ama kadın ve erkek olarak iki ayrı bedenden oluştuğu için süreç biraz farklı gelişir her birinde. Kadın bedeninin doğurmak gibi çok önemli bir işlevi daha vardır. Ama bu sadece kadınla olmadığından, öncesinin, yani cinsellik aşamasının da büyümeye hizmet eden bir kaynak olarak sömürgeleştirilmesi gerekir. Yapay habitat bir yandan bedensel çalışma ve iş yapma kapasitemizi, diğer yandan da bedensel cinselliğimizi, çoğalabilmemizi, yani toplam işgücü nüfusunu arttırabilme kapasitemizi sömürgeleştirir. Bu ikisini sadece üretim bağlamında değil, tüketim bağlamında da düşünmeliyiz. Birazdan uzun uzun açıklayacağım gibi, üretim kadar tüketim de çalışmak ve iş yapmaktır. ​​

Bu elbette uzun bir süreç; öyle birkaç on yılda gerçekleşmemiş. Gerçekleşmediği gibi, gelişimi sırasında birçok çıkmaz sokak, birçok çöküş var ama bu süreç sık sık tekrarladığında bunlardan biri sonunda tutuyor. Tekrar sayısı arttıkça tutma ihtimali de artıyor. Ama buna rağmen süreç, yapay habitatın büyüme krizi açısından bakıldığında mutlu sona ulaşmış değil; hâlâ tamamen çökme ihtimali var. Çünkü bu aslında kontrolden çıkmışlık durumu, tıpkı yokuş aşağı giderken kontrolü yitirilmiş bir bisiklet gibi her an devrilebilir. Dinamik bir dengeye ulaşmış bir durum değil, sürekli şiddeti artan bir kriz. Küreselleşme de tüm yapay habitatları tek bir potada kaynaştırdığından her şeyin bir anda çökme riski daha da artıyor ve bu aslında bir kriz olduğu için hiçbir zaman bir mutlu sona ulaşma ihtimali de yok; nihai son maalesef tüm kaynakların sömürülüp tüketilmesi.

Sadece Maddi Kaynakların Değil, Tüm Kaynakların Tüketilmesi

Burada kaynak kavramını da biraz açmak gerekiyor. Kaynak derken genelde hep maddi kaynaklar geliyor aklımıza; örneğin toprak, su, maden gibi. Oysa iklim koşulları da bir kaynak ya da daha soyut bir kaynak olarak insanın hayatından bir şeyler beklemesi, bir şeyler için umudu olması da. Bir canlı olarak insanın duygusal yapısının korunması ve beslenmesi de her türlü faaliyeti için önemli. Dolayısıyla kaynak derken çok geniş bir perspektiften bakmamız gerekiyor. Örneğin, çeşitlilik de bir kaynak. Biyolojik olarak da, sosyal anlamda da. Yapay habitat her şeyi birer kaynak olarak sömürgeleştirerek tüketirken bu tür kaynakları da tükeniyor. Aynılaşma, tek tipleştirme büyüme açısından avantajlı olabilirken hayatta kalmanın en önemli kaynağı olan çeşitliliği yok ediyor. ​​​

 

Burada bir tür habitat kanserinin, zamanla tüm yerküreye yayılmış, tüm dünyayı kaplamış bir kanserin, kendini bir yaşam tarzı olarak göstermeyi başarmış bir kanserin olduğu söylenebilir.  Tıpkı bir virüsün başka bir canlı hücresinin içine girerek onu kendi çoğalması için bir tür fabrikaya dönüştürmesi gibi, büyüme de yapay habitatın içine girerek her şeyi kendine hizmet eden kocaman bir fabrikaya dönüştürüyor. Yeni yöntemler bularak, daha gelişmiş, daha karmaşık hastalıklı habitatlara dönüşerek, sonunda muazzam bir tüketim toplumu yaratarak. Ama büyük kısmımız bu kansersel süreci bir bütün olarak algılayamıyoruz. Ancak olumsuz etkilerini hissediyoruz, bir türlü buradan bir üst aşamaya geçip adını koyamıyoruz.

Modern Yaşamın Stresi, Huzursuzluğu

​​Stres. Çeşitli stresler. Daha önce belirttiğim gibi, yapay habitat genelde baş edilebilir bir stresle geliyor ama bu kansersel bir aşamaya geçtiğinde, yani büyüme krizine kapılmış versiyonuna evrildiğinde, onun da son hali bizim kapitalist modern dünyamız, stres yaşamın daimi parçası oluyor ve huzursuz, mutsuz bedenlerle sürdürür oluyoruz yaşamımızı. Biz kişiler, yani ben'ler olarak yine de çeşitli geçici mutluluklar yakalayabiliyoruz bu düzen içinde ama bedenlerimiz hiçbir zaman oraya ulaşamıyorlar. Bize sürekli bu koşulların normal olmadığına işaret eden stres sinyalleri gönderiyorlar. Ama genelde çeşitli sebeplerden dolayı bu sorunu göremiyor ve bu koşullarda bir şekilde yaşamayı sürdürüyoruz. Bu çözümsüz bir durum mu? Ya da yapay habitatta kalarak hiçbir zaman çözülemeyecek bir durum mu? 

 

Bugüne kadar bedenlerimiz, doğallıklarından uzaklaştırıldıkları ölçüde her zaman bu stresi yansıtmışlar. Anlatılarımız, büyük anlatılarımız (dinler olsun, mitolojiler olsun ya da seküler ve yarı-bilimsel öyküler şeklinde gelsinler) ve başka yöntemler de bedenimizi geçici bile olsa bu yaşadığı stresten kurtarmaya çalışmışlar ama dönem dönem bunu başarmışlarsa da bir türlü o daimi bedensel stresin kökünü kazıyamamışlar. Bu hastalıklı habitattan kaçış arzusu, bilinçsizce de olsa, hatta çarpık ideolojiler şeklinde gelse de, hep var olmuş bu güne kadar.

 

İnsanın bu bedensel stresle baş etmesi düşük toplumsallık ölçeklerinde pek zor değil Örneğin, bir köy topluluğunda bu stresle daha kolay baş edilebiliyor. Çünkü modern toplumun ağır çalışma koşulları yok. Sürekli çalışmak olmadığı gibi, çalışma sırasında yüksek bir tempo da yok. Bugün farklı bir yerdeyiz. Çalışmanın çok daha az boş zaman bıraktığı topluluklarda bu stresli koşullar dayanılması çok daha zor bir düzeye ulaşıyor. Modern toplum bunun doruk noktası ve bu yüzden de bu sorunu çeşitli şekillerde çözmeye çalışan birçok faaliyet var. Yalnız bu faaliyetler genelde şöyle bir ikilem içeriyorlar.

Kapitalizmin Stresten, Mutsuzluktan Para Kazanması

​​​​​​​Bu ikilem şu: Mevcut sistem, yapay habitatın büyüme krizinin insan üzerinde yarattığı daimi stres sorununu çözmekten ziyade büyümenin sürdürülmesine yoğunlaşıyor. Zaten böyle bir daimi stres sorunu da işaret etmiyor. Ara ara modern insanın stresi, huzursuzluğu, mutsuzluğu bahis konusu oluyor ama bu stres hali ne doğrudan yapay habitatın işleyişiyle ilişkilendiriliyor, ona bağlanıyor ne de bizim ve yerküremiz için hayati bir sorun olarak tanımlanıyor. Bu olmadığından da kolaylıkla teknolojik ilerleme ve daha iyi toplumsal örgütlenmeyle çözülecek bir sorun olarak  sunuluyor. Teknolojik ve kültürel gelişme ve büyümenin insanları daha fazla özgürleştireceği ve bu sayede daha rahat, güvenli ve huzurlu bir yaşama ulaşacakları iddia ediliyor. Konfor, emniyet ve çoğu kez kafana göre takılma ve istediğine sahip olma şeklinde sunulan bireysel özgürlük kitlelere pompalanan bu mutlu son anlatısının üç direğini oluşturuyor. 

Ancak burada bir çarpıtmanın da ötesinde sinsice devreye sokulan bir kötü niyet var. Çünkü sürekli pompalanan bu güya iyiye gidişin ardındaki sebeplerin temel sorunla ilişkisi yok. İki sebebi var. Birincisi, kapitalizmin erken döneminden itibaren insafsız çalışma koşullarına ve saatlerine karşı verilmiş uzun mücadelenin bu alanda getirdiği görece bir iyileşme. Bugün en azından çalışma saatleri açısından nispeten daha rahat bir yerdeyiz. Her yerde değil tabii; hâlâ sürüyor mücadele.

 

İkinci sebepse kapitalizmin, bu stresli çalışma ve yaşam koşullarının görece iyileştirilmesinde yeni bir kazanç kapısı görmüş, geçici iyileştirmelerle para kazanabileceğini anlamış olması. Ama bunun, günlük çalışma ve yaşam koşullarının kalıcı olarak iyileştirilmesiyle ilgisi yok. Yoksa bu olumsuz koşulların sebebi kendisi ve kendisini yaratan yapay habitat olduğu için, birinciyi ortadan kaldırarak diğerini de dönüştürerek sorunu rahatlıkla çözebilir. Ama bu kendisini yok etmek anlamına geleceğinden, aksine, koşullar olduğu gibi kalırsa, o zaman geçici çözümlerle, yani bir tür ağrı kesici operasyonlar icat ederek daha fazla para kazanabilir, bu daimi stres sorununun kendisi bir daimi para yapma operasyonuna dönüştürülerek çok verimli bir kaynağa dönüştürülebilir. Kısacası kapitalizm insanlığın koşullarını kalıcı olarak iyileştirmiyor, kendi çıkarına bakıyor ve bu para yapma operasyonunun sağladığı geçici iyileşmeleri de sistemin başarısı olarak pazarlıyor.

Stres Giderici Faaliyetlerin Doğuşu: Alışveriş, Tatil ve Turizm

​​​​​​Böylece insanı bu daimi stres halindeyken geçici olarak rahatlatacak çeşitli faaliyetler ve hatta endüstriler belirir. Daimi stres, mutsuzluk öyle bir rahatlama şekli üretir ki, bu sonunda modern toplumun doğalı olur: alışveriş. Zamanla devasa bir tüketim toplumu belirir ve yavaş yavaş tüm dünyaya yayılır. Böylece kapitalizmin yarattığı çalışma koşullarında yaşamak zorunda kalan insanların, içlerindeki stresi, çaresizliği, sıkışmışlığı vb duyguları bastırmak için bir şeyler satın almaya yönelmeleri ve bunun paraya dönüştürülebileceğinin keşfi, bu ilişkiyi sonunda modern yapay habitatı yürüten temel güç yapar. 

 

Kişinin kendine ayıracağı zaman haftada bir günden fazla olmayınca ve çalışma, insanın kendi ritminde yaptığı doğal bir faaliyetin ötesine taşınınca, günlük tüketim, yani alışveriş, özellikle de gösterişçi alışveriş öne çıkar. Birey stresini nesneyle bastırmaya yönelir ama hiçbir nesne tek başına bunu yapısal anlamda çözemeyeceğinden bir süre sonra daha fazla nesne gerekir ve bu şekilde çalışan bir alışveriş, bir tüketim toplumu belirir. Bu bağlamda markacılık, yeni model merakı, kişinin kendisini ayrıcalıklı hissetmesini sağlayan nesne alımı özendirilir. Sınır yoktur, hemen yeni kültürel eğilimlere uyularak farklı nesneler üretilir. Hatta ekolojik kaygılar bile bu amaçla kullanılır, güya doğal, yenilenebilir ve dönüştürülebilir nesneler piyasada yerlerini alır. Tabii bunların daha fiyatlı nesneler olmasının getirdiği ekolojik yük atlanır, o ayrı. ​​​

​​​​​​​​​Günlük tüketim stresle baş etmenin, stresi unutmanın, unutturmanın en basit biçimi. Boş zaman sadece hafta sonu ve hafta içi iş sonrasıysa, gelsin alışveriş. Sadece çeşitli nesneler satın alarak da değil, yeme, içme, eğlenme gibi faaliyetler satın alarak da. Kapitalizm faaliyetleri de alışveriş nesnelerine dönüştürüyor. Onlar da alınıp satılabilecek kalıplaştırılıyor, paketleniyor. Bu arada yıllık izinlerimizi, yani tatiller de var.

 

Sadece günde sekiz saat çalışma hakkı için değil, yıllık izin için de mücadele edildi ve her ülkede olmasa da artık bazı ülkelerde bir hafta ile iki ay arası değişen sürelerde yıllık izin hakkı var. Bunu da unutmadı kapitalizm, süratle kazanç kapısına dönüştürdü ve böylece turizm sektörü belirdi: tatil köyleri, yazlıklar, siteler, devre mülkler, marinalar, AVM'ler, tema parkları, acenteler, restoranlar, turlar, showlar vs. Boş zamanlarımız da süratle sömürgeleştirildi, para kaynağına dönüştürüldüler. Yaratıcılığımızın pek  rol almadığı, önceden ayarlanmış şekillerde geçiriyoruz bu zamanları. Sunulan seçeneklerden seçmemiz yeterli; yaratmamız ve tasarlamamız gerekmiyor, hatta istenmiyor. Ama tabii ödeyerek, satın alarak.  

Stres ve Tüketim Kültürü

​​​​​​​Tüketim kültürü, temel ihtiyaç nesnesi alışverişinin değil, modern yapay habitatın daimi stres şartlarında geçici rahatlama sağlayan nesne alışverişinin adıdır. Böylece temel ihtiyaç nesnesi üretimine ek ikincil ve çok daha geniş bir nesneler grubu belirir. Yalnız burada ilginç bir şey olur. Temel ihtiyaç nesnelerinin dayanma süreleriyle oynanarak ve burada da marka çeşitliliği süreci başlatılarak bu alan da bu ikincil nesne kategorisine yaklaştırır. Artık ne bir buzdolabı, ne bir araba ne de başka bir temel ihtiyaç nesnesi evladiyeliktir, sık sık değiştirilmesi sağlanır. Ya kısa bir süre sonra artık çalışmaz olur ya da tüketicinin eninde sonunda yeni bir model alma ihtiyacı hissetmesi sağlanır. Enerji ve kaynak kullanımının büyük kısmını bu yeni tür tüketim kültürü nesnelerinin üretimi oluşturur. Artık bir buzdolabı bile bu şekilde bir gösterişçi tüketim nesnesine dönüştürülmüştür; doğru buzdolabı modeli bile herkesin aynılaştırıldığı, insanlar arasındaki kültürel çeşitliliğin giderek yok edildiği bir dünyada kendini ayrıcalıklı hissetme aracı olur. Tüketim kültürü denince bu anlaşılmalıdır. 

Sonuçta insan bir şekilde mutlu olmak zorunda, eğer bu stresli koşullarda çalışıp yaşayacaksa. Bu koşullara yıllarca dayanmak başka türlü mümkün değil. Birey açısından bir karşılığı olması gerekiyor çektiği eziyetin ama zaman yok bunu, gerçekten tatmin olacağı şekillerde yapabilmesi için. Hafta sonları ve kısa tatiller. Çektiği eziyeti bu kadar kısa sürelerde nasıl olumlu şekilde anlamlandırabilir? Modern tüketim burada devreye giriyor. Satın al, harca, tüket. Bütün enerjini nesnelere ver, nesneler üzerinden tatmin olmaya, kendini değerli hissetmeye çalış. Madem daha farklısını yapamıyorsun, kazancını nesnelere yatır: kıyafetler, yemekler, telefonlar, arabalar, evler, yatlar vs. Daha uzun süreli tatillerde de şablon pek değişmiyor. Burada da nesne alışverişi ağırlıklı ama nesnelere ek bir de nesneleştirilmiş faaliyetler satılıyor. Eğer çok basit veya "avam" buluyorsanız faaliyetleri, daha entelektüel, daha sofistike veya daha "kültürel" faaliyetler istiyorsanız, onlar da paketlenip satılıyorlar.

 

Sonuçta modern yapay habitatta çalışma eyleminin zıttı alışveriş. Ya çalışacaksın ya da bir şey satın alacak, alışveriş yapacaksın. Ya üreteceksin ya da tüketeceksin. Eğer modern toplumu çalışmak ve yaşamak şeklinde çift kutuplu düşünürsek, yaşamak, kapitalizmin komutasındaki bu modern yapay habitatta tüketmek anlamına geliyor. ​

Tüketimin İnsan Fizyolojisi Üzerinden Gayri-Etik Özendirilmesi

​​​​​​​Bu alanlar kadar önemli bir alan da reklam ve pazarlama sektörü. Bu tüketim kültürünün çok daha başarılı yürümesi için etkili pazarlama şart. Bu ürünlerin en çekici şekillerde sunulması ve  en yüksek oranda satın alınmalarının sağlanması gerekiyor. Sonunda öyle ilerledi ki bu iş, artık biyolojik evrimimiz sırasında belirmiş doğal uyaranlarımız bile kullanılıyor. Tüketim kültürü giderek daha "bilimsel" oluyor; daha etkili alışveriş için biyolojik hassasiyetlerimiz keşfediliyor, hangi renklere, kokulara, şekillere, görüntülere, sözlere vb duyarlı olduğumuz belirleniyor. Bizi fizyolojik olarak en etkileyecek yöntemler ve bunlara uygun teknolojiler icat ediliyor. Pek de adil bir yaklaşım değil bu. Çünkü bedenimizdeki çeşitli hormonların çalışma biçimleri üzerinden, normalde kontrolümüzde olmayan biyolojik özelliklerimiz üzerinden satın almaya yöneltiliyoruz. 

 

Çoğu kez farkında bile değiliz bu manipülasyonun. Ürün kendi başına zaten yeterince çekiciyse, niye uzun uzun bedenlerimizin nasıl çalıştığını çözüp ona göre satmaya çalışıyor şirketler, niye bu alanla uğraşan yüzlerce araştırmacı var, niye insanlar belli tarzlara, nesnelere, faaliyetlere alıştırılıyorlar? Niye doğal şekillerde olamıyor alışveriş? Güya insanların nelerden hoşlandığını keşfetmek, daha iyi ürün ve hizmet için diyorlar. Yoksa daha fazla para kazanmak,, alışveriş rakamlarını arttırmak için olabilir mi? Hatta daha da ileri gidip farklı bedenler ve görünümler bile satmaya başladılar estetik gibi alanlar icat ederek. Fizyolojik çeşitliliğimiz de para kazanılacak bir alana dönüştü, aynılaşmayı ve tektipleşmeyi özendiren. Oysa doğal fizyolojik çeşitliliğimiz son derece önemli bir ekolojik, yaşamsal ve kültürel kaynak. 

 

Bir yandan da bu fizyolojik özelliklerimizin bu derece yoğun şekilde pazarlama ve satış amaçlı kullanımlarının getirdiği belli bir duyarsızlaşma sorunu da var. Sonuçta evrildikleri işlevler için değil, bizi alışverişe teşvik etmek, bize bir şeyler satın aldırmak için kullanılıyorlar. Ayrıca çeşitli fiziksel ve zihinsel becerilerimizin yerini alacak teknolojiler üreterek bu becerilerimizin köreltilmeleri de ayrı bir sorun. Örneğin, zihinsel becerilerimizi yeterince kullanmadığımız için ilerleyen yaşlarımızda çeşitli bellek kaybı hastalıkları yaşamaya, daha genç yaşlarımızda ise analiz ve sentez yapma yeteneğimizi yitirmeye başlıyor, bir bakıma aptallaşıyoruz. Tabii bunlar için de çeşitli alanlar, ilaçlar ve tedavi şekilleri icat ediliyor ve onlar da satılıyor. İlk önce aptallaştırılmamızdan da para kazanılıyor. ​​​

Kapitalist Girişim Odaklı Tüketim Kültürü Teknolojileri 

​​​​​​​​​Sadece doğal uyaranlarımıza da el atılmıyor ama bunları alışveriş için daha da etkili kullanacak teknolojiler de geliştiriliyor. Akıllı telefonlar, sosyal medya, sanal platformlar, veri toplama ve paylaşma sistemleri ve son olarak da yapay zeka gibi teknolojilerin temel hedefi alışverişi arttırmak. Yararlı yönleri de olabilir bu teknolojilerin ama temel işlevleri, geliştirilme sebepleri, mucitlerinin de belirttiği gibi, tüketimi teşvik etmek. Ama tabii bir de biraz önce belirttiğim gibi bu teknolojiler yüzünden becerilerimizin körelmesi ve zamanla çeşitli rahatsızlıklar yaşama sorunumuz da var. Ama hiçbir şey, hiçbir sorun maalesef kapitalizmin özgürce ürün ve faaliyet satma hakkının önüne geçemiyor.  

 

Bu arada kültürel teknolojiler ve alanlar da beliriyor ve teşvik ediliyor. Psikolog ve yaşam koçu  sayısındaki muazzam artış, bir yandan sağlığa, dış görünüme, fit olmaya ve  estetiğe hastalık derecesinde düşkünlüğün, diğer yandan da yeme içme faaliyetlerinin sürekli özendirilmesi, bireyselliğin ve günü gün etme tarzı yaşamanın teşvik edilmesi, "wellness" ve "new age" faaliyetlerinin, spiritüalist akımların, yeni modern dinlerin, tamamen bireyselleşmiş ve kısmen veya tamamen tatmin aracına dönüşmüş cinsellikler vb gibi birçok yeni alan da sonunda tüketim kültürüne hizmet eden kültürel teknoloji ve alanlar. Özünde, yapay habitatın daimi stres sorunu olmasa belirmeyecek yeni kazanç yolları.

​​​​​​​​​Buraya kadar saydığım örneklerin hepsinde mesele, bu faaliyetlerin yarar veya zararlarından ziyade bunları ortaya çıkaran sürecin doğası. Hepsinin ortak özelliği sadece semptomlara yoğunlaşıp soruna dair kalıcı çözüm sunmamaları ve sunmadıkları gibi, bu daimi stres sorununun semptomlarını, belirtilerini paraya çevirme fırsatı olarak görmeleri. Diğer yandan bunları satın alan bireyler açısından bakıldığındaysa daha fazla para yapmayı ve de daha fazla çalışmayı gerektiriyorlar. Dolayısıyla özünde hepsi kapitalist girişimler; temel amaçları kapitalist bir süreç üzerinden para kazanmak.

 

Böylece daimi stresin daha da artmasına ve iyice kök salmasına hizmet ediyorlar. Çünkü sonuçta varlıkları bu daimi stres dünyasının sürmesine bağlı. Eğer doğrudan bu yapay habitatın hastalıklı yapısı hedef alsalar, hedefleri bu yapıdan kalıcı olarak kurtulmak olsa, sonunda bu faaliyetlerin büyük kısmına ihtiyacımız olmayacak. İnsanın kendisini bu tür kapitalistçe tasarlanmış bu fırsatçı ve gayri-etik faaliyetlere başvurmadan daha toplumsal ve doğal faaliyetlerle mutlu etme kapasitesi var ama böyle bir habitata hapsolduğumuz için bu kapasitemizi hayata geçiremiyoruz. Bugünün dünyasında sömürüye ve sömürgeleştirmeye karşı temel mücadele alanı ve aracı bu olmak zorunda.   

Artık Kendimize Ait Zamanda da Çalışıyoruz 

​​​​Hiçbir şekilde çalışmıyor muyuz güya dinlendiğimiz veya kafamıza göre takıldığımız bu kendimize ait boş zamanlarda? Bir kere pek de boş değil bu boş zaman; önceden tasarlanmış ve tüketime yönelik çeşitli faaliyetlerle dolduruluyor. Ayrıca modern çalışma kültürünün temel ilkeleri buraya da sarkıyor. Mesela verimlilik. Bir şekilde boş zamanımızı da en verimli şekilde değerlendirmeye ikna ediliyoruz. Aynı ruh haliyle yaklaşıyoruz, yaklaştırılıyoruz boş zamanımıza da ve dolayısıyla o yıpratıcı çalışma kültürü atmosferi aynı şekilde devam ediyor ama daha da önemlisi aslında fiziksel anlamda da çalışmaya devam ediyoruz. Nesneler veya faaliyetler satın alıyoruz. Yani para ödüyoruz. Bu çok normal gelebilir çoğumuza ama bir de şöyle düşünelim. 

 

Sekiz saatlik iş günü ve yıllık izin hakları mücadelesinin getirdiği bu boş zaman hakkı neden var? Pek de kendi seçimim olmayan, modern yaşamda var olabilmek için mecburen girdiğim ve yapmak zorunda olduğum bir işten dolayı. Bana sunulan tek seçenek, yapabiliyorsam bol para getiren bir iş bulmak. Dolayısıyla benim kullandığım bu boş zaman, kendi seçtiğim yaşama şekline dahil etmek istediğim bir boş zaman değil. İlginçtir, hayatını seçtiği şekilde yürütmeyi başaran kişilerin böyle bir boş zaman arzusu olmuyor. Çünkü modern yaşamdaki gibi bir çalışma zorunluluğu yok hayatlarında. Bu şanslıların sayısı çok az artık; çoğumuz mecbur olduğumuz için seçmediğimiz koşullarda çalışıyoruz ve bizden beklenen, o boş zaman hakkımızı kullandıktan sonra tekrar aynı rutine geri dönmek.

 

Bu çok önemli ayrıntıyı kaçırıyoruz: Bana geri dönüp tekrar aynı şekilde çalışabilmem için veriliyor bu boş zaman. Yoksa bir süre sonra aynı verimliliği gösteremeyeceğim, bu daimi stres koşullarında belki de tamamen işe yaramaz olacağım. Yani aslında sistemin çıkarına bana böyle periyodik boş zamanlar sunulması. Mümkün olsa sürekli çalıştıracak ama olmuyor işte; ara sıra işleyişin dışına çıkıp yeniden bataryaları şarj etmemiz gerekiyor. Ben mevcut düzenin, işleyişin sürmesi için tatile çıkıyorum veya hafta sonu başka şeyler yapıyorum. O zaman bu boş zamanın bedelini sistemin karşılaması gerekiyor. Çünkü sistemin sürdürülebilirliği için var bu güya boş zamanlar. Ama bana ödettiriliyor bu geçirmek zorunda olduğum süre.​​​​​

Modern Tüketim Bir İş Alanıdır

​​​​Doğru, ücretli izin denen bir şey var ve de emekliliğime yazılan periyodik şirket katkıları. Ama bir de bu boş zamanlarımda bana yaptırılan harcamalar var. Onlar çok daha yüksek. Niye bu boş zaman illa kapitalistçe tasarlanıyor? Niye sürekli para harcamaya teşvik ediliyorum? Niye tamamen boş, tamamen bana bırakılmış bir zaman olamıyor. Çünkü bundan da para kazanılıyor ama bundan benim payıma bir şey düşmüyor, aksine bana verilen paradan gidiyor. Oysa bana boş zaman sunan sistem bundan para kazanmaya çalışmamalı; tamamen bana bırakmalı bu boş zaman. Oysa bırakmıyor, beni belli şekilde geçirmeye zorluyor boş zamanımı. Para kazanmak için kullanıyor bu boş zamanımı. Yani ortada benim boş zamanıma ortak birileri var. O zaman pek de boş değil benim bu boş zamanım, bana ait olması gereken bu boş zaman.


Peki bu pek de boş olmayan "boş zamanda", kendime ait zamanda da mı çalışıyorum yoksa? Birileri çalışıyor biliyorum. Çünkü bu boş zamanımı "en verimli" şekilde geçirmem ve pek de bana bırakmamak için icat edilmiş bir sürü faaliyet var. Ama ben çalışıyor muyum? Tesadüfen mi buluşuyorum bu faaliyetlerle? Hayır. Eğer benim alışverişim, boş zamanımı bu şekilde geçirmek istemem tamamen rastlantısal, tamamen keyfi ve gönüllü olsaydı, yani boş boş kendi istediğim gibi takılırken karşılaşsaydım bir alışveriş mekanıyla ve bir şeyler satın alsaydım, bu tamamen farklı bir şey olacaktı ama artık öyle değil.​​​​

​​​​Açık açık alışverişe yönlendiriliyorum, hatta zorlanıyorum. Modern tüketici kesinlikle tesadüfen ve/veya kendiliğinden bir nesne veya faaliyetle buluşmaz. Aksine modern tüketim hem tesadüfü, yani rastlantısallığı hem de kendiliğindenliği  engellenmeye, ortadan kaldırmaya çalışır. Bunun için de tüketim alanı önceden tasarlanmıştır; benim bir tüketici olarak o alana nasıl çekileceğim, o alanda nasıl hareket edeceğim, ne yapacağım tasarlanmıştır.

 

Tıpkı herhangi bir işte olduğu gibi burada da önceden tasarlanmış belli kalıplar içinde eylemde bulunmaya zorlanıyorum. Bütün mesele beni o alana sokmak. Bu da benim fiziksel olarak tüketim alanına yönlendirilmemle mümkün. Bir tüketici olarak işlevde bulunmam dayatılmalı; seçme şansım olmamalı. Tek seçtiğim ürün olmalı. Dolayısıyla, bu boş zaman geçirmek değil, çalışmak. Modern kapitalist toplumun tüketim kültürü aslında bir iş alanıdır; aynı herhangi bir kapitalist iş alanı gibi örgütlenmiş ve hem rastlantısallığın hem de kendiliğindenliğin asgariye indirildiği bir iş alanıdır. ​​​​​

​​​​Örneğin, bir ofiste çalıştığınızda parmaklarınız, gözleriniz ve beyniniz çalışır. Ya da bir fabrikada çalıştığınızda yine aynı şekilde bu organlarınız ve belki bir de bacaklarınız ve kollarınız çalışır. Ücret, bunları çalıştırdığınız için ödenir; çünkü bir enerji tüketimi vardır ve yerine konması gerekir. Yoksa motor yanar. Böyle bakıldığında modern tüketim de pek farklı değildir. Tek fark, bu tüketimin, yani alışverişin zamanlaması, temposu size bırakılmıştır. En azından öyleydi. Artık o da yok.

 

Kapitalizm, reklam kampanyalarıyla, nesnelerin dayanma sürelerinin kısaltılmasıyla, daha çabuk bozulmalarının sağlanmasıyla, sanki zamanında yetişmemeniz büyük bir kayıpmış gibi sunulan indirimlerle ve her seyrettiğiniz filme, dinlediğiniz müziğe veya telefonunuzda baktığınız habere reklamlar sokarak bu hakkınıza da tecavüzde bulunmaktadır artık. Sizi teşvik eder, özendirir, zorlar ama çoğunluk kandırır. Bu durumda bedeniniz çalışıyordur, siz iş yapıyorsunuzdur. İş yerini alışveriş alanıyla değiştirin, bedensel eylemlerinizde pek de fark yoktur; benzer bedensel hareketleri benzer kalıpsallıkta yaparsınız. Bu işleyiş ne sizin özgür seçiminizin, kafanıza göre takılmanızın, yani kendiliğindenliğin sonucudur ne de rastlantısaldır. İş alanında da alışverişte de aynı şekilde enerji tüketirsiniz. Daha doğrusu tüketmeye zorlanırsınız. Ama bir farkla, bu sefer ücret yoktur ve size ait olması gereken boş zamanınız ne sizindir ne de boş.​​​​

Tüketimin İki Farklı Çalıştırma Şekli

​​​​​​​Toparlayayım. İlk bakışta görmek zorsa da burada iki farklı çalışma vardır. Bir yandan bu boş zamanda teşvik edildiğim harcamaları karşılamak için çalışıyorum. Gerçekten boş ve sadece bana ait olsa bu zaman belki o kadar harcama yapmayacağım ve dolayısıyla ne fazladan çalışmama gerek kalacak ne de borçlanacağım. Evet, bir de bu var: borçlandırılma; kredi kartlı alışveriş, yeni icat. Bu icat beni gerçekten de sisteme bağlıyor. Süratle yükseliyor borcum ve artık mecbur düzenin uysal çalışanı oluyorum.

 

Diğer yandan, bir de sistem için, o alışveriş ve tüketim düzeninin sürmesi için çalışıyorum. Tüketici olarak çalıştırılmam şart. Bir tüketici olarak birilerine para kazandırmalıyım ki, sistem sürsün. Eğer beni kendi halime bırakırlarsa bu boş zamanımı çok farklı geçirebilirim. Bunun engellenmesi gerekiyor. Bir şekilde tüketim alanının içinde bir tüketici olarak yerimi almalıyım. Gidip bir ağaç altında keyif yaparak geçiremem zamanımı. Eğer böyle bir niyetim varsa, sorun değil, birileri onu da satabilir ama ben kendim bedava bir ağaç bulmamalıyım, boş zamanımın büyük kısmı alışverişten oluşmalı.​​​​​​​​​

​​​​​​​​​​Bu yeni bir durum. Yani bana artık kendime ait olması gereken bu boş zamanımı geçirebileceğim bir süre bırakılmıyor. Büyüme krizine girmiş yapay habitatın kapitalist tüketim kültürü kendi dışındaki tüm boş alanlara düşmandır, o yüzden buraya da sızmalıdır, burayı da ele geçirmelidir. Eskiden çalışan birey işyerini terk edip evine geri geldiğinde gerçekten kendisi için zaman geçireceği bir alana giriyordu; herhangi bir tüketim alan ve zamanına adım atmıyordu. Ailesiyle, arkadaşlarıyla, yakın çevresiyle zaman geçirdiği bir sosyal alan içinde oluyordu. Uzun süre televizyon bile yoktu bu kendimize ait alanda. Bu alan sadece evden de oluşmuyordu, bir mahalle de söz konusuydu. Alışverişe elbette gidiliyordu ama baştan beri vurguladığım gibi bu rastlantısal ve/veya kendiliğinden bir eylemdi. İhtiyaç olunca çarşıya çıkılıyor, yani bu işe ayrılmış bir alana gidiliyordu ve alınması gereken alındıktan sonra da eve dönülüyordu. Henüz kapitalist modern tüketim kültürü belirmediğinden, yukarıda tanımlandığı şekilde bir tüketim alanı da yoktu; ihtiyaçların ve nadiren bazı lüks nesnelerin de sağlandığı alışveriş alanı, yani çarşı vardı.​​​​​​

Pazarlama ve Reklamların Ücretsiz Olarak Özel Alanlarımıza Tecavüzü

​​​​​​​Artık değişti. Evimize girdiğimizde kendimize ait, bizim kontrolümüzde olan ve zamanımızı istediğimiz gibi geçireceğimiz, bize çalışmanın dışında boş bir zaman aralığı sunan bir alana adım atmıyoruz. Orası artık bize ait bir alan değil; tüketim kültürünün sızıp bir tüketim alanına çevirdiği bir yer ve dolayısıyla orada geçirdiğimiz zaman artık düşünüldüğü kadar bize ait bir boş zaman değil; el konulmuş, sömürgeleştirilmiş bir zaman. Çok eskiden hiç olmayan, sonra tesadüfen karşılaşılmaya başlanan kapitalist pazarlama ve reklamları artık evlerimizi de işgal ettiler. Sadece evlerimiz olsa iyi, artık üzerimizde taşıyoruz kapitalist pazarlamayı ve nereye gidersek gidelim, reklamlar, alışveriş, tüketim kültürü sürekli gözümüze sokuluyor, sürekli hayatımızda, sürekli bir şeyler almaya özendiriliyoruz. Artık dağın başında bir ağaç altında bile bizle birlikte tüketim kültürü. Rastlantısallık ve kendiliğindenlik büyük ölçüde kalkmış durumda.

 

Sürekli bizimle birlikte olması bir yana bir de sürekli çalıştırıyor bizi, biz farkında olmadan. Alışveriş yaptırdığı gibi bir de pazarlamasını ve veri toplanmasını yaptırıyor. Bu sonuncu çok daha yeni bir gelişme. Eskiden birileri iş olarak yapardı bunu, şimdi biz, tüketiciler yapıyoruz. Ücretsiz. Telefonumuzda yoğun reklam bombardımanına maruz kalmamızın dışında ya işletmelere veri topluyoruz ya da yeni pazarlara ulaşmalarını sağlıyoruz. Yeni tasarımlar için numunelere de dönüştürülüyoruz. Ya da yapay zeka gibi yeni teknolojilerin çok daha etkili düzeye gelmeleri için paylaşımlarımız kullanılıyor. Bunlar çalışmak olmuyor mu? Bence çalışma, birileri katılmasa da buna, ama kesinlikle boş zaman değil. Telefonda zaman geçirmeye özendiriliyoruz ve bu zamanı birileri kullanıyor ama tek kuruş ödeme yapmıyorlar. Yapması gerek, çünkü çeşitli taktiklerle o özendiriyor beni burada zaman geçirmeye ve o yararlanıyor parasal anlamda burada harcadığım enerjiden ve yıpranmamdan.

 

O zaman tekrar soralım: Gerçekten günde sekiz saat mi çalışıyoruz? Üretim ayağında sekiz saat olabilir ama bir de bunun tüketim ayağı var. Orada da çalışıyoruz. Üretim sömürgeleri olarak kullanılan bedenlerimiz, bir de tüketim sömürgeleri olarak kullanılıyor.​​​​​​

Modern Yapay Habitatın Bedensel ve Ekolojik Zararı 

​​​​​​​​​​​Yapay habitatın özellikle bu büyüme krizine geçmiş türü aşırı ve sorumsuz kaynak kullanımının dışında bir de ekolojik ve bedensel zarara yol açıyor. Kaynakların bu şekilde kullanılması eninde sonunda yıpranmayı ve sonunda da zararı getiriyor. Yıpranma göreli bir kavram; bazı canlılar için toptan yok olmayı getirebileceği için insan da görüldüğü gibi bazıları için de bir tür bozulma ya da daha ileri şekli olan kalıcı zarara yol açabilir. Ama insanın durumunda da toptan yok olma ihtimali var. ​ ​

Bedensel Yıpranma ve Zarar

​​​​​​​​​​​Bedensel yıpranma derken bedene bir bütün olarak yaklaşmalı ve beynimizi, dolayısıyla zihinsel yanımızı da kapsadığını hatırlamalıyız. Diğer yandan, bedensel yıpranmadan ayrı, bir de ben'in, yani organizmik bilincin ve toplumsallığımızın da psikolojik ve sosyal bozulmalarla aynı şekilde yıprandığını da unutmamalıyız. Bedenin ekolojik düzeyde yıpranması söz konusudur. Onu ortaya çıkaran ve parçası olduğu doğallıktan kopartılması, bir tür ekolojik uyumsuzluğa yol açmakta ve bu da, bu tartışmada sık sık belirtilmiş olan ve bedenin sürekli mücadele etmek zorunda kaldığı bir daimi stres sorunu yaratmaktadır.

Bedensel yıpranmaya daha spesifik bir örnek vermek gerekirse, ilerisi düşünmeden sürekli yaşamlarımıza sokulan teknolojiler en önemli olumsuzlukları, bedenlerimizle yaptığımız birçok eylemin yerini alarak bu özelliklerimizi köreltmeleridir. Bunların arasında zihinsel özelliklerimiz de olduğu için yaşlılık çeşitli tıbbi sorunlarla gelmektedir. Ama gençlikte de özellikle zihinsel anlamda daha yetersiz bireylere dönüşebiliyoruz. Psikolojik alanda da hem daimi stresin sonucu hem de kapitalizmin aşırı bireyciliği özendiren yapısı insanı sosyalliğinden uzaklaştırarak çeşitli davranış bozukluklarına sürüklemektedir. Bunda yeni teknolojilerin bizi çok farklı şekillerde yaşamaya itmesinin de rolü vardır.​​

​​​​​​​​​​​Örnekler arttırabilir. Mesela yeme içme kültürünün değişmesi ama şimdilik bu kadarla yetinip asıl soruna geçeceğim. Bu yıpranmaların bir kısmı parayla çözülebiliyor ama bir kısmı da yaşanan yıpranmanın kalıcılığından, yani bir bozulmaya dönüşmesinden dolayı parayla da tedavi edilemiyor. Burada da başka bir sektörle karşılaşıyoruz, o da ancak parayla ulaşılabilen bir sektör, sağlık sektörü. Araştırmalar, ilaçlar, yeni teknolojiler ama bunlar da bedelle ve kaynak kullanımıyla geliyor. Ondan sonra da alışıldık söylem tabii: "eskiden çözümü yoktu bu sorunların, artık bunlar yüzünden ölmüyoruz" deniyor ama eskiden yoktu bu sorunlar. İnsanlar bu şekilde yaşlanmıyor, bu sebeplerle ölmüyorlardı.

Bu bedensel yıpranmanın tamamı çalışma yaşamında olmuyor. Boş zaman geçirme faaliyetleri de önemli miktarda katkıda bulunuyor. Bu faaliyetlerin özellikle önceden tasarlanmış kalıpsal, bir bakıma nesneleştirilmiş faaliyetler olması, kendiliğinden olmadıkları gibi tasarımına da dahil edilmememiz yaratıcılığımız başta olmak üzere zihinsel becerimizin gerileyerek körelmesine sebep oluyor. Ayrıca sürekli yeme-içme ve hareketsizlik de bedensel deformasyona yol açıyor. Boş zamanın bedensel anlamda olumlu bir şey olması gerekirken, aksine daha fazla bedensel bozulmaya ve bu yüzden de sağlık ve hastane harcamalarını daha da artmasına neden oluyor.  ​

Ekolojik Zarar ve Yerküresel Süreçlerin Bozulması

​​​​​​​​​​​Yapay habitatın, daha doğrusu onun büyüme krizine girmiş günümüz modern versiyonunun bu aşırı ve israflı kaynak kullanımı, sürekli artan enerji ihtiyacı ve atık hacmi hem yerküremiz hem de bizimle beraber burada yaşayan diğer canlılar için son derece ciddi bir sorun. Bu insan ürünü habitat artık yerküresel ve ekolojik süreç ve ilişkileri etkilemeye ve birçoğunu da bugüne kadar var olmuş aralıkların dışına çıkartmaya başlamıştır.

 

İklim krizi bunlardan sadece biridir. Bu kriz büyük ölçüde yerküresel sıcaklığın insan ürünü sera gazlarından (başta karbondioksit) artışından dolayı yükselmesinden kaynaklanmaktadır. Sadece biridir dedim, çünkü daha başkaları da var. Ormansızlaşma, su kaynaklarındaki bozulma, denizlerin asitleşmesi, biyolojik çeşitliliğin giderek azalması vs. İklim krizine yoğunlaşmamız diğerlerini gözden kaçırmamıza sebep olmaktadır. Yani çoklu bir bozulma var ki, bu sorunun daha da ciddi olduğunu göstermektedir.   

Bu çoklu kriz kümesiyle ilgili en büyük sorun hız. Yerküresel göstergelerin, özellikle de biz canlıların alıştığımız, uyum sağladığımız rahatlıkta yaşamamızı sağlayanların büyük kısmı hızla bugüne kadar var olmuş aralıklarının dışına çıkmaya başlamıştır. Biz canlıların büyük kısmı için bu hayatta kalmanın zorlaşması anlamına gelmektedir. Elbette yerküresel süreçler dönem dönem değişmiştir ve gelecekte de değişecektir. Bunların her birinde canlılar açısından belli bir yıkım ve yok oluş söz konusu olmuşsa da genelde birkaç istisna dışında bu değişim dönemleri çok daha uzun sürmüş ve dolayısıyla canlıların bir kısmı farklı türlere evrilebilecek zaman bulmuştur. Bu seferkini diğerlerinden ayıran en önemli özellik işte bu inanılmaz hızı ve bu yüzden de çok büyük bir yıkım olacağı anlamına gelmesidir. Canlıların çoğu gerekli zamanı bulamayacaktır.

 

Burada ilk tepkimiz insanı suçlamak oluyor ama tüm insanlar sorumlu değildir bundan. Bir sonraki dönemde buna geri döneceğim. Bu giderek artan hıza yol açan yapay habitatın girdiği büyüme krizidir. Bu kriz sadece bize değil yerküremizin küresel işleyiş süreçlerine (bugünkü canlıların bağımlı oldukları dinamik dengeler de diyebiliriz) ve ekolojik boyutta da tüm diğer doğal habitatlara da büyük zarar veriyor. Biz de muaf değiliz bundan; bizim geleceğimiz de riske giriyor, biz de büyük bir yıkım yaşayabiliriz. Eğer illa insanı sorumlu göreceksek dünyamızın başına gelmiş bu durumdan, o insan tüm insanlık değil, sadece yapay habitatın bu girdiği yola ses çıkarmayan, direnmeyen ve hatta bir kısmı keyif alan modern insandır. İşte iklim krizi başta olmak üzere bu krizler grubunu ve getirecekleri muhtemel yok oluşu daha öncekilerden ayıran en önemli farklılık da buradadır. ​​

Bu Seferki Yok Oluşun Sebebi Neden İnsan?

Bu yüksek değişim hızının ilk kez olmadığı, daha önce de yerküremizin süreç ve döngülerinin bu kadar hızlı değiştiği iddia edilebilir. Hatta buna bir canlının sebep olmasının bile aynı şekilde ilk olmadığı da ileri sürülebilir. Nitekim en azından tek hücreliler dünyasında bunun olduğunu biliyoruz. Yine de bugün yaşadığımız bu yüksek hızlı değişimi öncekilerden ayıran en önemli farkın, her ne kadar temel fail yapay habitat olsa da bu habitatın modern insanı olduğunda ısrar edeceğim. Bu farklılık bizim ne yaptığımızın bilincinde olmamızdan kaynaklanıyor. Diğer tüm canlılardan farklı olarak bu kadar karmaşık bir sürecin sonuçlarını anlayabilecek ve buna karşı tavır alabilecek zihinsel kapasitemiz var. Bu yüzden de burada kontrolümüz dışında doğal bir süreçten ziyade tamamen kontrolümüzde bir süreç vardır. Çünkü ne yapmamız gerektiğini anlayabilecek ve uygulayabilecek kapasitedeyiz.

 

Bugüne kadar başka bir canlı bu kadar büyük bir küresel krize yol açmışsa bile hiçbir zaman doğrudan sorumlu değildi bundan. Çünkü insan evrilene kadar hiçbir canlının bu kadar karmaşık bir sorunun sebebini anlama ve gerekli çözümü bulma kapasitesi yoktu. İnsanda bile buna tam anlamıyla ancak modern insanla ulaşılmıştır. Ama yapay habitat ilk kez belirmeye başladığı andan itibaren böyle bir kapasitenin, ölçeği düşük olsa bile olduğunu gösteren işaretler var. Yani her zaman bunu anlayabilecek bazı insanlar olmuş. Bugün çoğumuz burada ama buna rağmen gerekli adımları atmıyorsak o zaman bunun adı yok olma değil, yok etmedir. 

​​​​​​​​​Evet, bu fark çok önemli. Çünkü burada bir yok olma değil, yok edilme var. Doğru sözcüğü kullanmamız gerekiyor. Diğer canlı türleri yerküre aniden doğal olarak çok hızlı bir değişme sürecine girdikleri için yok olmuyorlar. Biyolojik çeşitlilik, yani diğer canlı türleri bizim artık tüm yerküreyi tehdit eden eylemlerimizden dolayı yok oluyorlar. Eğer insan dünyası için konuşuyor olsaydık bu bir soykırımdır. Soykırımlar kültürel çeşitliliği azaltır. Burada da türsel, yani biyolojik çeşitlilik azalmaktadır. Bu elbette her zaman olabilecek bir süreçtir. Ama bundan önce her zaman doğaldı. İlk defa bugün bunu anlayabilecek ve önleyebilecek bir canlı türü tarafından yapılmaktadır. Biyolojik çeşitlilik canlılığın özü ve bugün bizim bir tür olarak evrilmemizin, yani insanın ortaya çıkmış olmasının ana sebebidir. Yani sadece bir soykırım yoktur burada, yaşamı yok etme girişimi, bir yaşam-kırımı vardır, yaşama düşmanlık vardır. Bu seferki yerküresel ve ekolojik krizin temel farklılığı budur.  ​

Evet, tüm diğer canlıların aksine ilk kez insan verdiği zararın faili olduğunun farkına varabilecek zihinsel kapasitede. Ayrıca bu yok etmekte olduğumuz çeşitliliğin bizim varlığımız için de son derece zorunlu olduğunu ve yok olmasının bizim de yok olmamızı getireceğini veya büyük zarar vereceğini de anlayabilecek kapasitede. Yine de pek bir şey yapmıyoruz ya da sanki yapmak istemiyormuşçasına çok ağır hareket ediyoruz. Dolayısıyla sadece büyük bir türsel kırım yapmıyor, sadece toplu cinayet işlemiyoruz, bir yandan da intihar ediyoruz. Ya da bir kitlesel beyin tutulması yaşıyoruz.

Antroposen Çağı mı Demeliyiz Buna?

Günümüzdeki yerküresel ve ekolojik sorun ve tehditlerin büyük kısmının faili biziz. Yapay habitatı atladığımız zaman böyle düşünüyoruz. Varsayalım öyle yaptık, yapay habitat denen bir şeyden habersiz düşünüyoruz. Ama yine insan diyemiyorum bu faile. Demek istiyorum ama biliyorum ki, tüm insanlık yok bu sorunun içinde. Bazı insan toplulukları kesinlikle faili değil bu konuştuğumuz sorunların. Binlerce yıldır kendi hallerinde ve bu tür sorunlara sebep olmadan yaşıyorlar. Bu arada hemen bir parantez açayım, tüm yapay habitatlar da sorumlu değil. Daha önce belirttiğim gibi, bazı yapay habitatlar bu büyüme krizine girmeden çok basit bir düzeyde bugüne kadar varlıklarını sürdürmüşler. Parantezi kapatıyorum. İnsanlarda da durum farklı olmadığına göre, bu bu sorunların çıktığı çağa, tüm insanları fail yapacak şekilde antroposen demek ne kadar doğru?

Kapitalosen Çağı mı Yoksa?

​Bazı araştırmacılar bunun yerine kapitalizmi fail yapan kapitalosen terimini kullanıyorlar. Bu terim de bir parça eksikse de faili doğru tanımlamada büyük ölçüde daha doğru bir terim. Çünkü bu söz konusu yerküresel ve ekolojik krizlerin faili büyüme krizine girmiş yapay habitat ve buna en uygun sistem olarak evrilmiş kapitalizm. Burada insanı fail yapmak, ancak bu yapay habitatın doğallığından kopararak bozduğu insandan (bu da büyük ölçüde modern insandır) bahsettiğimiz ölçüde doğrudur. Tabii sorunu doğru şekilde tanımlayarak mücadele edenleri, akıl tutulması yaşamayan modernleri dışında tutarak. Bu arada farklı bir benzetmeyle bu insanı bir ekolojik kanser kurbanı veya hastası olarak da görebiliriz de.  

 

Farkında olarak veya olmayarak bugün yerküresel işleyişleri etkileyecek bir güce ulaştık ama bunun sorumluluğunu alıp gerekli düzeltici adımları bireysel veya toplu olarak atacak etik duruşa ulaştığımızı söylemek zor. Aslında etik olmanın ötesinde, burada kendi varlığımızı riske sokan bir durum var ama buna karşı da tavır almıyoruz. Bu muhtemelen zihnimizin belli bir büyüklüğün ötesindeki felaket ihtimallerini zihinsel olarak kavrama kapasitesinin yetersizliğiyle ilgili. Diğer yandan, bu büyüme krizindeki yapay habitat, bu kanser, bizim bir tür olarak bu kapasitemizi bozmuş veya çalışmaz hale getirmiş de olabilir. Belki de ekolojik bilinç anlamında henüz çocuk  olmanın ötesine geçemediğimizi de söyleyebiliriz ama geçmişte de bugün de çeşitli toplulukların bu konuda yetişkince davrandıklarını görüyoruz. Belki de yapay habitat bu alanda büyümemizi engelliyor ya da bizi çocuklaştırıyor. Başka konularda aksine son derece yetişkin olabiliyoruz. Ama sonuçta bugün geldiğimiz noktanın bir çocuğun eline tabanca vermekten farksız olduğunu söylemek mümkün. Buraya gelmek zorunda değildik ama geldik. Yapay habitat kontrolden çıkarak bizi topyekûn bir ekolojik kanser hücresinin içine hapsetti.  

Sorun Buysa, Peki Çözüm Ne?

Bu bölümde sorunun ne olduğunu, daha doğrusu benim sorunun sebebini nasıl tanımladığımı yazdım, anlattım. Çözüm üzerine yazmak çok daha zor. Çünkü sorunumuz o kadar derinleşmiş ki, çözmek pek kolay değil. Özellikle iplerin büyük kısmını ellerinde tutan sınıf ve grupların pek niyeti yokken. Varlığı, bu sorunun belli bir düzeyde sürmesine bağlı kapitalizm dediğimiz bir sistem ve bundan beslenen bir kesim var. Yapay habitatın büyüme krizinin bizi ve yerküremizi götüreceği felaket konusunda hemfikir değiller. Diğer yandan sıradan bireylerin büyük kısmı da  o kadar orada değil. Ama en önemlisi, sorunun çözümü, böyle küresel bir düzeye ulaştıktan ve sayımız bu kadar arttıktan sonra hiç de kolay değil. Yok bile denebilir. Yine de bazı çözümler sunuluyor.

 

Biri sürdürülebilirlik. Bu çözüme dair tavrımı yeterince ima ettiğimi sanıyorum. Büyük ölçüde teknolojinin doğru kullanımıyla ve karbon temelli enerji üretiminden uzaklaşarak bu sorunun çözüleceğini savunan bir yaklaşım sürdürebilirlik. Yaşam tarzı ve küçülme çözümlerini önerenler de var. Bu ikisi daha makul öneriler ama bunlar da yapay habitatın buraya gelmesinin sonuçları olduklarından asıl soruna dokunmamış oluyorlar. Belli bir ilerleme sağlansa bile aynı durumun tekrar belirme ihtimali pek de düşük değil. Bunun gerçekleşmemesi için yapay habitatın her anlamda sürekli kontrol altında tutulması gerekiyor ki, bu da pek kolay değil. Sonunda epey otoriter ve hatta totaliter bir düzene yol açabilir ve zaten sürdürülebilirlik önerisinde böyle bir gidişe gitme ihtimalinin emarelerini görüyoruz. Bir de tabii kontrol her zaman daha fazla kaynak tüketimi anlamına geliyor.​

Sorunun Kaynağı Olarak Yaşam Tarzı ve Büyüme

Sorun elbette bir parça yaşam tarzı. Yaşantımızda aşırıya kaçmayalım, sürdürülebilir boyutta tutalım diyebiliriz. Şu anda elbette iklim krizimizi ve diğer ekolojik sorunlarımızı yaratan, bu kontrolsüz ve sorumsuz tüketimin ardındaki yaşam tarzı ve onu ayakta tutmaya çalışan üretim. Böyle yazınca masum bir sapma, bir hata gibi geliyor kulağa. Özellikle de tüketimi ve hatta tüm yaşamı ayakta tutmaya çalışan üretim ifadesini kullandığımızda. Ama burada gözden kaçırdığımız çok önemli bir nokta, biraz önce belirttiğim gibi, yaşam tarzının sebep değil sonuç olması. Yine de bu aşırı ve anlamsız tüketime karşı tavır olarak bu bir başlangıç olabilir.

Yapay habitatın kontrolsüz büyümesini ve dolayısıyla kansersel yapıya dönüşmesini önleme amaçlı küçülme de başka bir çözüm. Çözümün sadece yaşam tarzını değiştirmekle gelmeyeceğini fark eden bir öneri ama burada da sonuç sebeple karıştırılıyor. Büyüme de sonuç. Yapay habitatı buraya, bu sonuca götüren bir sorun var. Nihai hedef bu sorunu çözmek olmalı ama yaşam tarzı gibi küçülme de bir başlangıç olabilir.​

Sorunu Tekrar Hatırlarsak

​Bu bölümde uzun uzun yapay habitat sorununu analiz ettim. Bedenimizin sömürgeleştirilmesi bu düzeye varmasaydı, bu derece evrildiği doğallıktan uzaklaştırılmasaydı, yani doğallığımızı ve onun getirdiği yaşam tarzının verdiği mutluluğu sürdürebilseydik, yapay habitat kapitalizme yol açmaz ve tüketim ve onu besleyen büyüme çılgınlığı da bu derece kontrolsüz, bu derece vahşi boyutlara ulaşmayabilirdi. Oysa tam tersi oldu. Yapay habitatın ortaya çıkardığı modern yaşamın getirdiği mutsuzluk daha fazla tüketime yol açıyor, daha fazla tüketim de hem bizi hem de yerküremizin, diğer canlılarla birlikte uyum sağladığımız işleyişini, yani şu anki biçimlerimizde varlığımızı sürdürmemiz için şart olan ekolojik aralıklarını bozuyor, sekteye uğratıyor. Bu da biz ve diğer canlılar için felaket ve yok oluş anlamına geliyor.

Sonuç olarak modern yapay habitatın, büyüme krizine girerek kansersel bir yapıya dönüşmüş bu yapay habitatın çalışma ve çalıştırmayla çarpık ve yıkıcı bağlantısı, başta insan olmak üzere bulabildiği her kaynağı sömürgeleştirmesi pek değişmiş değil, aksine daha da şiddetleniyor. Muhtemelen üretim elemanları olarak yerimizi zamanla makinelere, robotlara ve yapay zeka sistemlerine bırakacağız ama tüketim elemanları olarak daha da kötü bir sömürgeleştirme bizi bekliyor herhalde. Teknolojiyle üretim verimliliğini arttırabilirsiniz ama teknoloji alışveriş yapamaz. Orada insana ihtiyaç var, eğer tüketim devam edecekse, ki etmek zorunda, modern yapay habitatın varlığı,  sürdürülebilirliği buna bağlı. Ama elbette çalışmaya veda etmeyeceğiz. Bu kadar zorlu ve fiziksel olmasa da, yapay habitatın tüketim sömürgeleri olarak çok daha yumuşak olsa da çalışmaya devam edeceğiz. Ama yerküremiz yapay habitatın bu açlığını, bu kontrolsüzlüğünü, bu saygısızlığını daha ne kadar kaldırabilir? Ne kadar dayanabilir bu yıkıma, her bir parçasının yapay habitat için bir kaynağa dönüştürülmesine? Böyle sürmesi zor gibi. Daha şimdiden işaretlerini görmeye başladık. ​​

Bir Çözüm Önerisi Olarak Doğallığa Dönüş

​​Çözüm ilk anda bu işleyişi tersine çevirmek gibi gözüküyor. Evet ama bu tersine çevirme, yapay habitatı bu evreye getirmiş sürecin tekrar ortaya çıkmamasını sağlamak şeklinde olmak zorunda. Yoksa elimizdeki çözüm fikirleriyle bir süre durdurulsa bile tekrar belirmeye aday. Çözüm, süreci tersine çevirmek ama bunu yapmak, bu kadar küreselleşmiş ve kalabalıklaşmış bir dünyada pek kolay değil. Doğallığa dönüş basit bir doğaya dönüş, daha ilkel yaşamak değil sonuçta.

 

Doğallığa dönüş içindeki doğa sözcüğünden dolayı bunu çağrıştırsa da doğaya dönüş bu değil. Bunu kısmen içerebilir ama asıl mesele, eğer illa kendi ürünümüz habitatlarda yaşamaya devam edeceksek, bu habitatın, yerküremizin doğal süreçlerine, yani insanı da kapsayan yerküresel kendiliğindenliğe göre işlemesini sağlayarak ne yerküreyi ne de insan da dahil olmak üzere canlıları sömürgeleştirmesine izin vermemek olmalı ve bunu kendiliğinden yapmalı. Yani her şeyden önce yapay habitatımızı doğallaştırmalıyız. Bunu nasıl yapabiliriz? Buradan oraya nasıl gidebiliriz? Çözülmesi gereken bu? Bulmamız gereken çözüm bu. Bu projede çok ufak ölçekte olsa da buna kafa yormaya, bunun tohumunu atmaya çalışacağım.  

Yapay habitatın bizi getirdiği duruma bakıp ara sıra umudumu yitirsem de çıkmamış canda umut vardır diyerek ayrı bir bölümde bu analizimi, pek kolay değilse de, çözüm evresine taşımak istiyorum. Halihazırda kayık1934 projesi bağlamında üç ayrı bölüm olarak bir ön çözüm önerisi kaleme aldım. Çözümden ziyade ön çözüm diyorum, çünkü ayrı bölümler olarak sunduğum bu yazdıklarımı çözüm üretecek ortamın yaratılmasına dair bir öneri olarak görmek daha doğru. Bunlar sırasıyla Motorsuz Ekolojik Kayık, Ekokültürel Habitat ve Doğallığa Dönüş Etkinlikleri. Bunlara Doğallığa Dönüş sayfasından da ulaşabilirsiniz. 

Kayık1934'ü takip etmek için 

Teşekkürler

Tel: 0537-471-0029

Kayık1934'e en çok emek vermiş ve eziyet çekmiş :) ikinci kişi: Özlem Yeşilada Binder

Kayık1934'e Bedenen Yardımcı Olanlar: Ayrıntılı Teşekkürler için bakınız.
Aslı Parlak, Aşkın Karaduman, Bülent Yükselen, Can Karahasan, Devrim Doruk, Ebru Çavuşoğlu, Esin Tekin, Gökhan Yılmaz, Gökay Şenavcı, Haluk Kuşakoğlu, Leyla Yıldız, Muhittin Erkut, Murat Gül, Özlem Yeşilada Binder, Silvana Ege Binder, Songül Yılmaz, Zeynep Dinçer

Kayık1934'e Çeşitli Şekillerde Katkıda Bulunanlar: Ayrıntılı Teşekkürler için bakınız.
Eski Bodrum Belediye Başkanı ve Şimdiki Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, Eski Bodrum Belediyesi Zabıta Müdürü Deniz Özyıldız, Eski Bodrum Belediyesi Güvenlik Amiri Serkan Kanik, Bodrum Deniz Müzesi Müdürü Selen Cambazoğlu, Ali Dokur, Ali Şenavcı, Ali Şengün, Barbaros Ergene, Bilal Karataş, Cana Üngün, Cem Gür, Çetin Akıncı, Deniz Kılıç, Devrim Devecioğlu, Erol Kurutaş, Fatih Avcu, Gonca Alpan Tursoy, Gökay Şenavcı, Haluk Bener, Hamdi Yörür, Kaan Kurutaş, Mehmet Uyargil, Murat Gül, Mustafa Özkeskin, Nacı Arıcı, Naftotopos.gr, Oğuzhan Ulutaş, Tanıl Tuncel, Thanasis Giannikos, Yaşar Anter, Yusuf Civelekoğlu, Zehra Denizaslanı

Kayık1934'e Maddi Katkıda Bulunan Destekçilerimiz - 123 kişi

Ahmet Demirel, Ali Boltaç, Ali Hakan Albayrak, Ali Sadık Boltaç, Ali Şengün, Arslan Ziylan, Aslı Parlak, Aslı Yurdanur, Aşkın Karaduman, Aycan Kan Ülkü, Aydın Evren Özol, Ayşe Sevinç, Azade Uslu, Behiye Zeynep Aktoğu, Beykan Askan, Burak Dikmenoğlu, Bülent Yükselen, Cahit Arseven, Can Karahasan, Canan Yurdacan, Candan Uca, Cem Turgay, Cemile Turgay,  Değer Altunay, Deniz Boltaç, Devrim Doruk, Ebe Suzan Öztürk, Ebru Çavuşoğlu, Elif Özgen, Esma Doğan, Feyha Karslı, Filiz Askan, Filiz Yavuz, Firuzan Güney, Fuat Aksun, Füsun Bumin, Gamze Özer, Gizem Yurdanur, Gonca Arayıcı, Gökay Şenavcı, Gökçe Altunay Solmaz, Gökhan Kahraman, Gülin Demirok, Gürkan Güney, Güzide Akkün, Haluk Bener, Halikarnaslı Çocuklar - Zeytin Taneleri Kütüphanesi - Bodrum Kent Kütüphanesi, Haluk Kuşakoğlu,  Handan Karakaş, Hüseyin Peker, Ilgaz Doğrul, İpek Boltaç, İsmail Doğan, İştar Gözaydın Savaşır, Jale Alpay, Jale Pasinli, Kaan Kurutaş, Kadiroğlu Salih Öztürk, Kebire Yıldız, Lale Ak, Lale Ferenc Smekal, Leyla Yıldız, Livio Manzini, Marion Feildel, Matthias Müller Senti, Mehmet Kütükoğlu, Mehmet Uyargil, Metin Göncü, Metin Hekimoğlu, Murat Gül, Murat Necioğlu, Murat Özkan, Mustafa Cem, Mustafa Paşalı, Mübeccel Yalçın, Müjgan Bener, Nazan Kemal Gökcan, Necibe Öztürk, Nesip Tolun, Nil Tütüncü, Nuran Akkılıç, Oğuzhan Ulutaş, Olcay Özgül, Osman Can Özcanlı, Osman Özkan, Oya Balkanlı, Oya Yeşilada, Ömer Karahan, Peyman Arpacılar-Köllhofer, Recep Perk, Rengin Binder, Reyhan Alpay, Reyhan Bayındır Gönenç, Rıdvan Demirok, Romain Narcy, Ruşen Germirli, Saadet Coşkun, Sabahaddin Bilsel, Sabahat Hawker, Saliha Düzel, Samer Atasi, Sedef Kaynarkan, Sercan Çağlar Erel, Seval Yeşilada Akbaş, Sevil Bilgenoğlu, Sevinç Gülsayın, Songül Yılmaz, Şule Kükrer, Tankut Ülkü, Tarkan Kahvecioğlu, Tümay Altınsoy Değirmenciler, Utku Özgür Ünlü, Vahdet Ünal, Vedat Zincir, Volkan Demirkan, Yaşar Yılmaz, Yaşare Kılıç, Yerten Kalfa, Yıldıray Özmen, Yücel Yılmaz, Yücel Ziylan, Yüksel Aymaz, Zeynep Dinçer

Kayık1934'e Malzeme Katkısında Bulunan Destekçilerimiz - 10 kişi

Ahmet Kurt: Bir adet krom admiralti demir, Ahmet Parsoy: Bir adet admiralti demir, Ayhan Güneysu: Atölye için elektrik kablosu, Devrim Doruk: İki büyük ve bir küçük güneş paneli, cankurtaran yelekleri ve biraz halat, Haluk Kuşakoğlu: Kontrol kutusuyla 1 büyük güneş paneli, İş aletleri, Mehmet Çavaş: Bir adet pulluk demiri, Metin Göncü: İş aleti, Murat Gül: Altı adet çift dilli makara, İş aletleri Nedim Karakartal: 100 kg'lık tonoz, Salih Bingül: Pusula Zehra Denizaslanı: Bir makara halat

Kayık1934'e Lojistik Katkıda Bulunan Kurum veya Şirketler

bodrum-belediyesi-logoB.jpg
BDMingB.jpg
Girit_Dernek.jpeg
Milas Belediyesi.jpg

Logo sırasıyla: Bodrum Belediyesi, Bodrum Deniz Müzesi, Bodrum Girit ve Yunanistan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği, Milas Belediyesi

Kayık1934'e Maddi Katkıda Bulunan Kurum veya Şirketler

Bodrum-Der.jpeg
main_logo_bottom.png

Logo sırasıyla: Bodrum Kültür Turizm ve Dayanışma Derneği, Arka Ristorante Pizzeria

bottom of page