Kayık1934 Doğuyor - İlk Düşünceler
Balıkçı'dan İlham

Bu tür düşüncelere takılınca, insan kaçmak istiyor haliyle. Bende öyle olmadı. Hayat sürüyordu ve tam o sırada eski yelkenlere kapılmıştım. Onları araştırıyor, ara sıra da "ah, bir teknem olsa da, bunları deneyebilsem" diyordum. Ama bu da değildi bu projeyi başlatan.
O sırada Ege denizciliğiyle ilgili bir kitap yazmaya çalışıyordum. Seksen sayfa kadar yazmıştım da. lk bölüm denizcinin denizi nasıl algıladığıydı. Kendi deniz deneyimimle başlamıştım ama yıllar geçmişti en son denize çıkışımın üzerinden, keşke tekrar denize açılabilsem de bu kitabı öyle yazsam diye düşünmeye başlamıştım.
SIk sık dağlara kaçıp düşüncelere dalıyordum. Foto: Aşkın Karaduman
İ Tam o sırada Halikarnas Balıkçısı'nın sürgün cezasından sonra ilk kez denize açılıp motorsuz bir yelkenliyle Knidos'a gidişini okudum. İlk kez Arşipel'le buluşmasını. Çok etkilenmiştim. Ben de yaşamıştım buna benzer bir şeyler ama tam bu değildi. Bunu yaşamalıydım. O döneme ait bir yelkenliyle bunu tekrarlamalıydım. Asıl denizcilik buydu. Şöyle on metrelik ama kesinlikle motorsuz, doğayla baş başa. Sadece yelkenli. Yapabilirdim. O kadar para yoktu ama kaba gövdesini bir ustaya yaptırıp kalan ayrıntıları ve yelken armasını ben yaparsam olabilirdi. Yazın değil de diğer mevsimlerde çıkarsam, iyi kötü eskiyi, orijinali yakalar ve yazardım.
Etik İkilemden Paylaşımcı Projeye
Fikir güzeldi, kulağa hoş geliyordu gelmesine ama artık o kadar kolay değildi tekne yaptırmak. Hâlâ düzgün ustalar vardı ama iş ahlakı genelde epeyce gerilemişti. Gerçi bu basit bir işti, sorun çıkmayabilirdi.
Haydi bunu çözdüm, bencillik ne olacaktı? Sırf kitap yazmak için tekne mi yapılırdı? Tamam, denizcilik araştırmaları ve bir tür müze-gemi yaratmak kamusal yarardı ama yine de rahatsız ediyordu beni bu fikir. Nesnelerin giderek boğduğu dünyamıza bir nesne daha eklemek doğru muydu? Hem de bireysel kullanım için. Ekolojik krizlerimizin ardındaki temel sorun da bu değil miydi? Evler, arabalar, yelkenliler, nesneler, nesneler ve giderek daha fazla kaynak kullanımı.
Evet, biraz bencilce bir yanı vardı bu arzumun ama daha önemlisi, niye denizi anlatmak için kitap yazmak istiyordum? Deniz metafordu, amaç kaybedilmiş bir dünyaya işaret etmekti. Niye bir kitap? Niye bu yelkenliyi o kitaba dönüştürmüyordum? Eğer hem Balıkçı'nın hem de kısmen benim yaşadığım bu deneyim bilinmeli diyorduysam, hatta toplumsal ve ekolojik sorunlarımızın ardında bu dünyanın kaybedilmiş olmasını görüyorduysam, niye deneyimi paylaşmıyordum?
Böylece bu deneyimi okumayacak, yaşayacaklardı. Bedenleriyle, kendi güçleriyle bir yelkenliyi hareket ettirecek, eskisi gibi birlikte yiyip içecek, sohbet edecek, keyif alacaklar, o doğallığı yaşayarak modern kültürün bizden ne aldığını göreceklerdi.
Özellikle çocuklar ve gençler için çok değerli olabilirdi bu deneyim. Modern yaşama alternatif bir perspektif görebilir ve belki de ileride daha az harcayan, tüketen, yok eden ve çevreye daha fazla değer veren bireylere dönüşebilirlerdi.
Etik sorunumu çözmekle kalmamış, güzel bir proje de çıkartmıştım. Elbette dünyayı kurtarmak değildi amacım. O derece idealist değildim. Yerel düzeydeki olumsuzluklara, bozulmaya karşı bir şeyler yapayım, benim için yeterliydi. İlk başta düşündüğüm buydu.
Usta Sorunları - Neredeyse Vazgeçiyorum
Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Pazarlıksız anlaştığım usta insanları oyuna getirerek para kazanan biri çıktı. Biliniyormuş ama kimse zahmet edip uyarmadı. Verdiği ilk fiyatı, biraz işten sonra üç katına çıkartınca bütçe dağıldı. Bunu öyle bir anda yaptı ki, henüz postalar monte edilmemiş, her şey oynuyordu. Ya kabul et ya da al git, diyordu ama böyle gider miydi? Para da kalmamıştı. İşte bu yüzden tekne yaptırmak istememiştim. Niye kendi öğüdümü dinlememiştim? Herhalde bu projede böyle bir sahtekarlık denenmez diye düşünmüştüm. Yanılmışım, vahşi kapitalizmin iş ahlakı ayrım yapmıyormuş. Proje daha baştan çökmüştü.

Yapacak bir şey yoktu. Bu fiyatı ödeyemezdim ama bir yolunu bulup ödeyebilsem bile burada kalmazdı bunu yapan. Bir kere başladıktan sonra aynı oyun devam ederdi. En iyisi daha yolun başındayken vazgeçmekti. Projeye parasal destekleyenler olmuştu. Azdılar. Çalışır öderdim.
Vazgeçemedim. Bazı mektuplar geldi o sırada. Projeyi takip edenlerden. Fazla değil, birkaç mektup. Sorundan habersizdiler, projeden heyecanlanıp yazmışlardı. Aralarından bir cümle çok etkiledi beni. Siz yaptıkça, başardıkça sanki benmişim yapan gibi seviniyorum anlamında bir cümleydi. Parayı iade ederdim de bu duyguların iadesi yoktu. "Kusura bakmayın, her zamanki gibi oldu, hayalimiz çalındı" mı diyecektim? Para yerine konuyor da hayal konamıyor.
Aslında durumum epey kötüydü. Hadi götürdüm, nereye götürecektim? Ayrıca hesabımda pek bir şey de kalmayacaktı taşıdıktan sonra. Ben böyle kara kara düşünürken bir de evde Özlem demez mi, "bu güzel bir proje, yapılmalı, para bir şekilde bulunur." Ah, ben de istiyordum bunu da parasal gerçekler de vazgeç diyordu. Delilik olurdu yola devam etmem ama teslim olmak da ağırıma gidiyordu. Güzel işler hep böyle mi sonlanmak zorundaydı?

Tam o sırada bir usta aradı. En azından kayığı götürebileceğim bir yer çıkmıştı. Yine pazarlıksız kabul ettim teklifi. Taşıyacak aracı da bulunca, yükledim 12 metrelik henüz monte edilmemiş tekneyi ve 40 km öteye taşıdım.
İlk başta her şey yolunda gibiydi ama bir süre sonra burada da işin rengi değişti. Usta başka iş aldı, işi yavaşlattı, hatta bıraktı uzun bir süre ve sonunda o da kafasına göre fiyat arttırdı. Yahu pazarlık da etmiyorum, yine olmuyor. Tekrar ya öde ya da al git tehdidi.
Henüz postaları tamamen monte edilmemiş kayığımızın ilk taşınması. Hedef başka bir usta ama o da olmayacak.
İş Başa Düşüyor
Sonunda tepem attı. Bunlarla mı uğraşacaktım? İki yıl olmuş, hem zaman hem de para gitmiş ama hâlâ yüzde yetmişi, hatta sekseni yapılmamıştı. Güzel duygularla başlamıştım ama içine etmişlerdi. Artık vazgeçemezdim de. Satabilirdim ama istemiyordum. Aramda duygusal bir bağ oluşmuştu kayıkla. Epey emek vermiş, inanmıştım bu projeye. Başka bir usta olabilirdi ama yılmıştım artık. Üstelik o yüksek işçilik fiyatlarını da ödeyemezdim, dibe vurmuştum. Tek bir seçenek vardı. Son parayla aldığım keresteler duruyordu. Ben yapacaktım. Ama değil tekne yapmak, çıraklığını bile yapmamıştım. Ne atölyem vardı ne de büyük aletlerim. Zamanım da sınırlıydı. Öyle günde sekiz saatimi tekne yapmaya ayıramazdım.
İlginç bir yöne kaymıştı proje. Sanki sınanıyordum. Mevcut sisteme karşı mı çıkıyorsun, haydi göster o zaman cesaretini? Ya kuyruğumu kıstırıp köşeme çekilecektim ya da ben yapacaktım bu yelkenliyi. Beceremeyebilir, bu mücadeleyi kaybedebilirdim sonunda ama kaybetmek bile yıllar sonra "acaba olabilir miydi, acaba yapabilir miydim" diye sormaktan daha iyiydi. Hayır, bu soruyu sormayacaktım. Hem çırak hem de usta olup bitirecektim bu kayığı, bu tırhandili. Ama sadece kayığı yapmak değildi mesele, bir de projenin ekolojik felsefesi vardı kafamda uğraştığım. Diğer iki bölümde ekolojik mücadele anlayışımın ve hedefimin şekillenişini anlatıyorum.
Kayık1934 Ekolojik Ruhunu Buluyor bölümüyle devam etmek için.

Ustalardan kurtardığım kayığa bu halde başladım. Atölye yok, bir zeytinlikte, el aletleriyle, tamamen deneyimsiz ama bitirmeye kilitlenmiş.