top of page

Boş arama ile 42 sonuç bulundu

  • Neden Motor Yerine Yelken – II: Nasıl ayırıyor teknoloji doğadan, yerküresel doğallıktan, yaşamdan?

    Yıllar önce, çoook önce, bir Aralık ayının son günleri. Hava en az beş ile altı kuvvet arası, denizdeyim. Seksen metrekarelik cenovayı ve ondan daha ufak ana yelkeni açmış, pruvamda Tekir Burnu, yani Knidos, onu dönmeye çalışıyorum. Tekne 23 metre çift direkli aynakıç, ben yirmi yedi yaşında, yanımda iki arkadaş ama denizcilik bilgileri pek yok. Ekincik’te iki aydır tek başına demirde bıraktığımız teknemizi Bodrum’a getiriyordum. İki gündür yoldaydım. Tekneyi neredeyse boş mazot tankıyla almıştım. Sadece birkaç yanaşmaya yetecek kadar vardı, yola yoktu. O yüzden zorunlu yelkenci olmuştum ama deniz pek destekçi olmak istememişti herhalde ki, son etapta, yelkenciliğe mi soyundun al sana deyip rüzgârdan duvar örmüştü önüme, onu geçmeye çalışıyordum. Cazgır, öykünün geçtiği yıllarda Hedefim burnu dönüp oradan Bodrum’a koyvermekti. Nafile. Rüzgâr iskele baş omuzluktan esiyor, beni sürekli sancağa, kara tarafına itiyor, burun iskelemde kalıyordu. Tiramola atıp rüzgârı bir süre sancağımdan alarak burundan açılmam sonra tekrar sancağa dönmem gerekiyordu ama arkadaşların hiçbir deneyimi olmadığından ve tekne sezondan yeni çıktığı için bu sert havada cesaret edemiyordum neredeyse tek başıma bu manevraya. Dalgalara yatıp yatıp kalkıyordu koca Cazgır ve her yatmasıyla bembeyaz köpükler yayıyordu bordasından, benimse gözüm iyice zorlandığını hafif bükülmüş haliyle belli eden direkteydi. Ne kadar daha zorlayabilirdim? Kırılmasındı bir de şimdi. Cenovayı tutan ıskota palangasıysa gerim gerim gerilmişti. Kayık her yanıyla canlanmış, büyük bir kavgaya tutuşmuştu giderek azan rüzgâr ve denizle. Dönemedim burnu. Tiramolaya cesaret edemedim o koşullarda. Göze alsaydım belki burnu döner, kendimi Kos kanalına bırakırdım ama kim bilir orası nasıl esiyordu, burası böyleydiyse. Yirmi yedi yaş bu tür riskler almaya çok uygun, bilgisizlik ve deneyimsizlik cesaretlendiriyor. Ama bir yere kadar, çocukluğumdan beri denizde hep duyduğum cümle, özellikle de babamdan, “oğlum denize efelenmeyeceksin, saygı duyacaksın” hâlâ kulaklarımdaydı. Baba oğul seferde, denizcilik bilgeliğimin ilk kaynağı Efeleniyor muydum o sırada bilmiyorum. Galiba biraz. Karşımda yabanın bir yüzü, diğer yanda da ben bir tür meydan okumadaydık birbirimize karşı. Köpürüyordu beni o burundan geçirmemek için, sinirlenmişti cüretime. Ben de inadına uğraşıyordum, belki birazdan kırılacak direği bile umursamadan. Saygısızlık olarak görebilir bazı denizciler bunu ama bence rüzgâr da epey keyif alıyordu bu kapışmadan o sırada. Sonunda yemedi, kayığı sağ salim Bodrum’a götürmem gerekiyordu, yapacak bir şey yoktu, vazgeçtim boğuşmaktan, biraz gerimde kalmış Palamut büküne dönüp demirledim. Doğru kararmış, hava sonra iyice azmış, sürekli esmişti bütün gece.  Şimdi, yıllar sonra, uslanmamışım sanırım, bunu sık sık yaşayacağım motorsuz bir yelkenli yapıyorum. Hiç olmazsa o zaman yakıtsız kalmış bir motorum vardı. O tiramolayı deneyip beceremeseydim ve bir şeyler ters gitseydi en azından tanktaki azıcık mazotu kullanabilirdim. Artık o da olmayacak. Yirmi yedi yaşında da değilim, deli miyim ne? Demirli motorsuz geleneksel kayıklar ve sert hava Bu delilik mi bilemem ama kesinlikle bir tercih. Böyle var olmak istiyorum, bir önceki teknoloji yazımda ( https://www.kayik1934.org/post/neden-motor-yerine-yelken-neden-teknolojiye-hay%C4%B1r ) bahsettiğim kısırlaştırmaya uğramadan. O yazıda dediğim gibi, teknoloji insanı kısırlaştırıyor. Ama sadece insanı mı? Bir de doğası var bunun, bir de insanı bu öyküdeki rüzgâr benzeri doğanın diğer parçalarından, varlıklarından kopartan bir kısırlaştırma var. Nasıl vaz geçerim rüzgârdan? Yapmakta olduğum motorsuz yelkenlinin planı O boğuşma bir eylemdi, çeşitli katılımcıları olan bir eylem. Merkezde yelken, bu eylemde buluşmuştuk, ben, rüzgâr ve deniz. Öyle gözükse de onlara rağmen değil, onlarla birlikte götürüyordum teknemi, yelkenlimi. Benim kadar onlardı da o eylemi mümkün kılan. Aynı eylemin eşit katılımcılarıydık; bir eylemde bir araya gelmiş eşitlerdik. Ben rüzgârsız gidemezdim, rüzgâr da bensiz ancak sürüklerdi o tekneyi. O yolu, teknenin gitmesi gereken rotayı, ikimiz birlikte başarıyorduk, ben ve rüzgâr. Yelken yerine motor olabilirdi; motorla gidebilirdim aynı yolu. Daha üstün bir teknoloji, komuta etme anlamında performansı arttıran bir teknoloji. Yelken de teknoloji ama çok önemli bir farkla.  Evet, benim motorla o burnu dönmem kolaylaşıyor. Yine aynı deniz, aynı rüzgâr ama motorumun gücü yetiyorduysa, ki o havaya yeterdi, basıp giderdim. Öyle tiramolayla falan da gerek kalmazdı, dümdüz buruna giderdim. Büyük kolaylık. Ama işte tam burada çok kritik bir eşik de aşılıyor, rüzgâr ve denizle aramda yelken sayesinde oluşmuş eylemsel eşitlik bozuluyor. Orta sert havada yol alan yelkenli Motor olunca rüzgâr devreden çıkıyor, artık onu çözmeye, anlamaya ihtiyacım yok. Umurumda değil nereden ve nasıl estiği.  Keza denizin de rolü epey azalıyor. Onu da takmıyorum. Yine bir eylem var ama doğa güçleriyle uzlaşmaya dayanan türden değil. Rüzgârın yerini yakıt, yelkenin yerini motor almıştır.  Bu arada denizci de değişmiştir, beden ve zihnini yelkendeki gibi kullanması gerekmez artık. Yelkenlinin denizcisi pür dikkattir, sürekli rüzgârla ilişki içindedir, beraberdirler, konuşur bile onunla. Gözleri hem deniz yüzeyini hem yer şekillerini hem de göğü tarar rüzgârın nerede olduğunu, nasıl estiğini veya eseceğini anlamak için. Onu arar, bulmak için uğraşır. Bulunca da yelkenini en uygun şekilde ayarlar ve sık sık değişen rüzgârla tekrar tekrar yapar bunu. Çoğu kez tek başına değildir. Koordinasyon gerekir. Komutlar verilir, o komutların dilini bilmek, öğrenmek gerekir. Eller asılır halatlara, makaraların ve palangaların içinden süratle akan halatlara. Bağlar atılır koç boynuzlarına, belli bağlar, belli şekillerde ve yine süratle, ki bir yandan parmaklar sıkışmasın, diğer yandan yelken daha fazla çırpınıp yırtılmasın, kayık kaymasın rotasından. Peki diğer seçenek? Motorsuz geleneksel yelkenli, pıraçera tırhandil Ne motorla ne de yakıtla böyle bir ilişki yoktur. Motor hazır gelir, yelken gibi her seferinde ayarlanması gerekmez. Motorun rüzgârı, yani yakıt hortumlar vasıtasıyla tanktan motora gider, denizciyle ilişkisi olmaz. Rüzgâr gibi yüzünde hissetmez, en fazla ellerine bulaşır yağlı yağlı. Rüzgâr gibi aramaz onu deniz üstünde, yakıt istasyonudur gideceği yer. Bulutlar gibi habercisi yoktur onun rüzgârda olduğu gibi. Bir tek, olsa olsa pompanın çıkardığı sestir bulunduğu yerden alınırken. Verdiği yegâne heyecan da marşa basıldığında duyulan motor sesidir. Ondan sonra istediğin yöne çevirirsin dümeni. Olay bitmiştir. Burada da bir eylemsel eşitlik ilişkisi yok mudur? Sonuçta tıpkı rüzgârda olduğu gibi bu sefer de yakıta ihtiyacım vardır ama o yakıtın da bana ihtiyacı vardır, benim marşa basmama. Hayır, bu bir eşitlik ilişkisi değildir. Yakıt tankımdadır, onu aramam, anlamam, öğrenmem gerekmez; istediğim zaman hazırdır, benden bağımsız değildir, parayı basar alırım. Burada eşitlik ilişkisinden bahsetmek zor. Bir efendi köle ilişkisini andırıyor ama zamanla kimin efendi kimin köle olduğunun da değiştiği bir ilişki. Aslında artık denizci de yoktur, herhangi birisi marşa basıp sürebilir o motorluyu. Ne dil ne beceri ne de deneyim, hiçbirine gerek kalmamıştır. Bir tek çatışmayı önleme tüzüğünü bilsin yeter, geri kalan her şey karada araba kullanmaktan farksızdır.   Tek bir an vardır çevrenin, doğa koşullarının önemli olduğu: Hava motorluyu bile zorlayacak kadar azdığı an. O zaman dalgalar önemsenir, rüzgâr dikkate alınır ama her ikisi de sadece olumsuzluktur, istenmeyen, arzulanmayan şeylerdir. Tekneyi götüren değil, gitmesini engelleyen şeylerdir, kötüdürler. O an farklılaşmıştır artık zihnin doğaya bakışı. Eylemsel eşitlik gidince, kaybolunca, varoluşsal eşitlik ilişkisi de kaybolmuştur. Yelkenlide hepimiz buradayızdır, ben rüzgâr, deniz, akıntı, dalga ve varsa diğerleri. Hem bağımsızızdır birbirimizden hem de bağımlıyızdır birbirimize. Ama ilk önce hepimiz sadece varızdır, ne olumlu ne de olumsuz, sadece varızdır. Bir ayrışma yoktur. Rüzgârı ortaya çıkartan beni de çıkartmıştır, bir ayrıma, yani olumlu olumsuz ayrımına bağlı olarak belirmemişizdir bu yerkürede, bu süreçte; sadece varızdır ve bu anlamda da hepimiz birbirimizle eşitizdir, sırf var olduğumuzdan. Bence eşitlik kavramında ilk görmemiz gereken şey budur: Varoluşsal eşitlik. Yerküresel doğallık, aşmamamız gereken eşik O eşik aşıldığında, o eşiği aştıran bir teknoloji belirdiğinde, eylemsel eşitlikle birlikte bu varoluşsal eşitlik de bozulur. Kontrolü öne çıkartan efendi köle ilişkisi varoluşsal eşitliği bozar. Öyle bir eşitlik olamaz artık. Artık rüzgâr, deniz ve diğer doğa varlıkları, doğa unsurları yoktur burada, daha doğrusu bir olumsuzluğa sebep olmadıkları sürece. Varlıklarını ancak benim kontrolümü bozduklarında hissederim. Artık onlarla karşılaşmalarım her seferinde birer olumsuzluktur.  Eşitsiz bir varoluş ilişkisi doğmuştur. Benim kontrolüm olumlu bir şeydir, onların varlığıysa olumsuz. Hiyerarşik bir ilişki doğmuştur, ast üst ilişkisi şeklinde. Olumlu olumsuz, iyi kötü ilişkisidir bu. Doğayla, dışımdaki unsurlarla ilişkimin başlangıcı olumsuzluktur artık. Kontrolümü bozan unsurlardır onlar, teknolojimse bana o kontrolü verendir ama hiçbir şekilde uğraşmadan, eyleme bedenim ve zihnimle dahil olmadan bana bu kontrolü verendir, beni boşaltarak, devreden çıkartarak, kısırlaştırarak verendir. Gerçek bir rol değildir bu, beni vezir olmaya çalışırken piyonlaştıran bir roldür. Yani motor sadece beni kısırlaştıran bir teknoloji değil, benim dışarıyla, bu durumda doğayla ilişkimi de kısırlaştıran, beni varoluşta yalnızlaştıran bir teknolojidir. Yelkende doğayla ilişkim her türlü mücadeleye, doğa güçlerinin her kükremesine rağmen eylemde uzlaşmalarla sonuçlanan, varoluşsal eşitliği sürdüren bir ilişkidir. Farklı ve güya daha ileri bir teknoloji olan motordaysa ne eşitlik ne uzlaşma kalmıştır. Giderek boşalan, fiziksel kökeni olan bedensel tatminden uzaklaşan ve giderek yalnızlaşan bir egoyu yükselten kontrolden başka bir şey yoktur. Kontrol keyif verir ama daha çok çocuklaştıran bir keyiftir bu. Bir süre sonra da bağımlılık yapar, daha fazlasını ister, ona daha fazla sahte kontrol sağlayacak manueller, tanıtım kampanyaları ve dükkanlar arasında kaybolur. Geleneksel, doğal denizcilik teknolojisi Diğer seçenekse, yani daha düşük teknolojili ve bedensel olan yelkense, gerçek keyfe dayanan bir varoluşsal oyundur aslında; yetişkinin, bulunduğu varoluşu anladığı, içselleştirdiği oyunudur, bir doğru ayarı, geçici doğru dengeyi bulma oyunudur ve bir kere yakalayınca da bir sonrakine kadar akıp gitmedir. Bu bir üstünlük yarışı veya her şeyi kontrol etme takıntısı değil, diğer katılımcılar, yani bu durumda rüzgâr, deniz ve diğerleriyle uzlaştıkça geçici, belli bir süre için bir sonrakine kadar var olan dengenin, uyumun getirdiği keyfin kaynağı bir oyundur. Ben tercihimi bu var oluşsal, bu yerküresel oyundan yana kullandım motoru hayatımdan çıkartmaya karar verirken. Öncelikler farklı olabilir. Daha fazla teknolojinin beni bu oyundan uzaklaştırdığını, hiç de keyif alamayacağım, hatta oyun bile olmayan başka bir şeyin içine yerleştirdiğini gördüm, uzlaşma yerine kontrolü, kontrol bağımlılığını sevemeyeceğimi gördüm. Bu öyle bir kontrol bağımlılığı ki, sonuna ben’i ele geçiriyor. Ne kendimi bu şekilde kısırlaştırılmak istiyorum ne de içinde olduğum dünyayı; nasıl evrildiysem öyle var olmak ve nasıl evrildilerse öyle var olsunlar istiyorum. O yüzden de uzlaştırıcı ilişkileri teşvik etmeyen teknolojilere tümden karşıyım; ama maalesef günümüzde geldiğimiz nokta tam da tersi ve asıl sorun da bu diyorum, ya da en önemli sorunlardan biri. Sonunda hava hafiflemişti. Demir alıp çıktım Palamutbükü’nden. Yine yelkenle. Tekir fenerine selam vererek burnu döndüm ve çevirdim başını Cazgır’ın Bodrum’a doğru. Soğuk bir Aralık günüydü. Dümenlerimiz hep dışarıda olmuştur. Epey üşüdüğümü hatırlıyorum, özellikle de parmaklarımın donduğunu. Üzerimde bir battaniye, sonunda vardım Müsgebi yalısına ve teslim ettim koca Cazgır’ı babama. Sağ salim, tek parça. Kayık1934 - Timuçin Binder

  • Neden Motor Yerine Yelken, Neden Teknolojiye Hayır - I

    “Senin kayıkla kalacaksın böyle havalarda” dedi. Güldüm. Yekedeydim. Deniz çarşaf, ufacık bir kıpırtı bile yoktu. Geri dönüyorduk. Kaç kere duydum bu cümleyi, motorsuz yelkenli projeme başladığımdan beri. Kalsam ne olacak? Rüzgâr çıkınca tekrar devam ederim yoluma. Başıma gelmedi de değil. Yıllar önce, rüzgâr kaldığı için 23 metre teknemle geceyi koca Gökova Körfezi’nin ortasında demir atamadan geçirmiş, sabah yeniden esince de devam etmiştim yoluma. Denizde çalıştığım zamanlarda böyle durgun havalara denk geldiğimizde, çok sıkılırdım o monotonlukta dümen tutmaktan. Babam da hep bana verirdi dümeni böyle anlarda. Diye düşünürken ama dedim birdenbire. Kayıkla böyle havalarda kalmayacağım, hep rüzgâr ve dalga olacak. Olmak zorunda, çünkü motor yok, rüzgârsız kalkamam olduğum yerden. Ancak demirliyken karşılaşacağım bu kadar durgun bir denizle. Bir anda ürktüm. Bu çok farklı bir denizcilik, dedim kendi kendime, çok uzun süredir var olmayan bir denizcilik.  Binlerce yıl yelkenle gidilmiş ama sonunda motorun icadı bir devrime yol açarak her şeyi değiştirmiş, alt üst etmiş, farklı bir denizcilik dünyası getirmiş. Bense motordan vazgeçiyorum, tam tersini yapıyorum. Karşı devrimci mi oluyorum ne? Olmuyorum tabii. Olmak için daha fazla insan lazım. Herkes motorcu, teknolojici. En fazla marjinal ya da gereksiz diyecekler bu amacımı duyanlar. Ama bence karşı devrim değil de bugünün devrimi de bu: teknolojiye karşı çıkmak, insanı ve yerküremizi içine düştüğü bozulmadan kurtarmak için, hatta belki de düşman olmak. Yeni devrim bu. İyi de motorsuz tekne olur mu diyeceksiniz? Olur, olur. Anormal olan yelkenlinin motorsuz olması değil, yelkenliye motor koymak? Zaten giden bir araca neden bir de motor koyarsın? Daha hızlı ve daha kolay olsun diye mi? Evet, doğru, iş teknesiysen işten gelen verimi, yani kazancı arttırıyor. Tabii masrafı da. Bence teknoloji de sadece bu. Nadiren yeni bir alan açıyor, yani bilinmeyen, var olmayan bir alan, yeni bir faaliyet. Neredeyse her zaman var olan bir şeyin, o güne kadar yapılagelmekte olan bir şeyin daha hızlı ve daha kolay yapılmasını sağlıyor. Düşünüyorum da son on bin yılda üretilmiş teknolojilerin hepsi insanların kendi kurdukları ve şimdi de kölesi oldukları düzenin sürmesi için. Ucuz da değil. Hatta tam tersi, her zaman bir bedelle geliyor, her seferinde bir şeyleri eksiltiyor. Bizi, yani insanı ve doğayı eksiltiyor.  Devre dışı kalıyoruz. Yaşamdan, yaşamaktan. Bedensel ve düşünsel becerilerimiz giderek gereksizleşiyor, köreliyor ve hatta yok oluyorlar. Doğayla … yerküreyle aramızdaki ilişkiyi kopartıyor, bizden uzaklaştırıyor. Bir tür kısırlaştırma. Akla hemen doğuramamak, üreyememek geliyor ama burada daha önemli bir şey var. Üreyemiyor, çünkü o üremeyi sağlayacak ilişkiye giremiyor, çünkü ya o ilişkiyi arzulayamıyor ya da arzulayabilse bile gerekli sonucu üretecek organdan, araçtan yoksun. Sonuçta her iki durumda da bir eksilme var. Modern teknoloji ikisini birden yapıyor. Bedeni gereksizleştirerek atıl hale getiriyor. Beden pek çalışmayınca duyu ve duygularımızın onunla bağları zayıflıyor, bir bakıma paslanıyorlar ve böylece bedensel tetikleme, bedensel uyarılma azalıyor; bağlantılar zayıflıyor, bir kısmı da tamamen kopuyor.   İyi de duyu ve duygularımız ölmüyorlar, tetiklenmeye, yani uyarılmaya devam ediyorlar, o nasıl oluyor? İşte burada modern yaşamın kapitalist sistemini görüyoruz. Teknolojiyi bir bakıma hizmetkârı yapmış bu sistem bedenimizin yerini alıyor. Daha doğrusu onun nesneleri, onun tüketim kültürü ve onun benzeştirici seri üretimine dayanan faaliyetleri başlıyorlar tetiklemeye, uyarmaya duyu ve duygularımızı. Aslında pek sevmiyoruz bunu, hatta bir bakıma çırpınıyoruz bundan kurtulmak için. İstemiyoruz böyle bir dünyayı, farklı olmaya çalışıyoruz. Çünkü seviyoruz kendimize özel bir şey olmasını, özel olmayı. Ama çevremizde sadece nesneler olunca, onlara yükleniyoruz kendimizi farklılaştırmak için. Olmuyor, öyle bir hain sistem var ki, o kendimizi farklı hissettiğimiz süre sürekli kısalıyor. Çünkü diyelim farklı olmak için bir tekne aldık, zamanımızı denizde geçirmeye başladık, bir bakıyoruz yüzlerce, binlerce insan aynısını yapıyor. Aynı koylar, aynı tekne tipleri, aynı malzemeler. O zaman başka bir şey deniyoruz, belki çok daha basit, çok daha kişisel bir şey ama orada da bir süre sonra yüzlerin, binlerin aynısını yaptıklarını görüyoruz. Kişisele, özele izin vermeyen bir düzen bu. Bu kısır döngü sonunda öyle bir hale getiriyor ki duyu ve duygularımızı, artık doyamamaya, doymamaya başlıyorlar, sürekli tatminsizlik hali ve hatta arzusu hâkim oluyor, sürekli yenisini, farklısını istiyoruz. Sonunda bağımlı oluyoruz ama sadece köksüz, havada bir farklı olma arzusuna bağımlı oluyoruz. Bir süre sonra bizi de dahil ediyorlar sosyal medyasıyla, sanal gerçeklikleriyle, algortimalarıyla bu kısır döngünün daha da verimli çalışmasına. İyice kölesi oluyoruz eziyetimizin, doyumsuzluğumuzun, bağımlılığımızın. Böyle koyunca meseleyi, benimkisi teknolojiye değil de böyle bir ittifaka zorlanmış teknolojiye düşmanlık oluyor.   Kaydı düşüncelerim, dün akşam yanaştığımız koyu düşündüm. Motorsuz çok farklı olacak. Hem demirlemek için koya girerken hem de tekrar demir alırken rüzgârı hesaba katmam gerekecek. Gelişigüzel demirleyemem. Çıkacağım anı düşünmeliyim. Beni demirlediğim yerden çıkartacak kadar rüzgâr olmalı. Irgatım da elektrikli olmayacak. O zaman gerçekten de rüzgâr tam ayarında olmak zorunda; hem demiri almamı engellemeyecek hem de aldıktan sonra gidebilmemi sağlayacak. Denkleme bak, şimdiden heyecanlandım. Kol, kafa, rüzgâr, yer seçimi, eylem, hesap her şey var. Çok keyifli. Tahrik edici. Uğraştırıcı. Yapmışlığım da var, ilk defa yaşamayacağım. Bir ara sık sık motorsuz kalıyordum. İlk önce telaş ve heyecan, ardından stres, sonra da başarmanın verdiği haz, keyif. Teknolojinin kısırlaştırması bunu alıyor, bedensel faaliyetlerimizi ve sonunda gelen keyif ve hazzı.   Diğer seçenek ne? Çeşitli elektrikli ve elektronik aletler. Terletecekler mi beni, heyecanlandıracaklar mı, tüm hormonlarım, kaslarım, duyularım harekete geçecek, tüm benliğimle olayın içinde hissedecek miyim kendimi? Telefona veya ekrana bakmak ya da düğmeye basmak veya anahtarı çevirmek kendi becerilerimiz değil. Çoğu kez kafamızı bile kullanmıyoruz. Sadece aletlere bakıyoruz, onlar söylüyorlar her şeyi. Ya da yapıyorlar. Giderek böyle bir dünya belirmeye başladı.  Kolaylık diyeceksiniz veya rahatlık. Kimimiz de güvenlik. İlk anda öyle gözükebilir ama zararımıza çalışan, giderek özelliklerimizi ve becerilerimizi körelten bir kolaylık, rahatlık ve güvenlik. Bizi giderek hem bedenen hem de kafaca zayıflatan bir şey teknoloji. Kullanılmayan şey körelir, doğanın, doğallığın, yerküresel canlılığın kuralı. Diyeceksiniz ki, beden ve kafa malzeme, yerlerini aletler alıyor. Ama bu malzeme farklı, canlı, bize lazım, bir şeyleri arzulamamız, heyecanlanmamız, bir şeylerden keyif almamız, haz duymamız için lazım. Bu malzeme bilinçli canlılığımızın kaynağı. Yerine teknolojiyi koydukça giderek eksiliyor bu canlılık ve biz farklı bir şeye dönüşüyoruz. Daha tedirgin, hatta korkak, aşırı risk hesapçısı, güvenlikçi, kafayı daha az kullanan, bencil, umursamayan, hissedemeyen, saldırgan, yaratıcılıktan yoksun ve doyumsuz bireylere dönüşüyoruz. O beden lazım bize, hem de çok. Yaşamak dediğimiz her neyse, onu mümkün kılan bağlantı o. Şimdi biz bu hazzı teknolojiyle yeterince alıyoruz diyenler çıkacaktır, yeterince yaşadıklarını iddia edenler. İnanabilirdim buna, eğer aksi yönde işaretler olmasaydı. Bir kere bağımlılık ile yaşamayı karıştırıyoruz. Ama daha da önemlisi, haz olsa doyum olur. Oysa ben giderek sayısı artan bir türlü tatmin olamayan bireyler görüyorum. Doyum yok. Sürekli artan bir açlık, sürekli yeni nesneler ve yeni arayışlar peşinden koşan bireyler var ve bu koşmalar arasındaki süreler de giderek kısalıyor. Aşırı tüketim de böyle çıkıyor zaten; bir türlü doyamadığımız, tatmin olamadığımız için. Yoksa acayip tatmin oluyoruz da o yüzden mi psikologların ve yaşam koçlarının sayısı giderek artıyor? O yüzden mi hem fiziksel hem de psikolojik olarak kendimizle uğraşmaya, kuşaklar boyunca gelen sorunlar, travmalar icat etmeye, garip faaliyetlerden medet ummaya başladık. Aslında pek keyif almıyoruz bu bol teknolojili yaşamlarımızdan ama bir türlü bunu itiraf etmek de istemiyor, kendimizi keyif aldığımıza inandırmaya çalışıyoruz. Yoksa bütün dünyamız, inandığımız ana ilkeler, o büyük ilerleme masalımız, doğanın efendisi insan mitimiz çökecek, paramparça olacak. Öyle değil mi? Belki de tam tersi bir yöndeyiz. Gerçekten neyin ilerlemesi, ne ilerliyor eğer asıl olayı kaçırıyorsak?   Durdum, tekrar etrafıma baktım. Karaada’nın önündeydik. Hâlâ tek bir kıpırtı yoktu denizin üzerinde, ara sıra geçen diğer teknelerin dalgaları dışında. Yok dedim, tümden rüzgârımı yitirmektense ara sıra rüzgârsız kalmaya razıyım.  Kayık1934 - Timuçin Binder

  • Nasıl bir yelkenli yapıyorum? Merak ve Cesaretin Yelkenlisi

    Ne yapmaya çalışıyorum? Bir yelkenli. Ama 1930’ların yelkenlisini. Hem gövde hem de yelken olarak. Aşağıdaki ilk fotoğraf bir filmden. O tarihlerde Bodrum’un karşısındaki İtalyan adası Kalimnos’ta çekilmiş bir filmden. Burada Yunan yelkenlilerini görüyoruz. Bodrum’da da olmuş bu yelkenliler ama kimse film çekmemiş. Hedefim sağdaki yelkenli. Burada yelkenli sözcüğü önemli. Eskiyi canlandırmak deyince sık sık gövde geliyor akla. Yelken atlanıyor. Oysa yelkenli deyince ilk akla gelen yelken olmalı. Adı üstünde yelkenli. Tırhandil gövde bugüne gelmiş. Ama o dönemin yelkenlerinin bilgisi bugüne ulaşmamış, kaybolmuşlar geçmişin dehlizlerinde. Fotoğraflar dışında pek kaynak yok. Bilen de yok. Herhalde ben, en azından ülkemizde, bu armaları iyi bilen nadir kişilerdenim. İşte böyle bir işe soyundum. Bilinmeyene yolculuk.   Sakoleva tırhandil (yapmak istediğimin adı bu) en son yüz yıl önce var olmuş. Eldeki kaynaklardan yararlanarak yapmak istediğim yelkenlinin genel armasını gösteren bazı planlar çizdim. Kayığı sardığıma göre, hiç niyetim yokken bana kalmış bir işin altından kalkmayı başardığıma göre, artık nasıl bir yelkenli tasarladığımı paylaşma zamanı geldi. Bu ilk plan sakoleva tırhandilin en basit biçimi. Tek direk, bastonsuz. Hem yelkenli hem de yelkensiz versiyonlarını çizdim. Oranları daha rahat kavrayabilmeniz için yelkenli planlarda kıça, yine ölçekli bir çöp denizci de kondurdum. Çöp denizcim 1.75 – 1.80 boyunda. Bu planı bir adım daha ileri götürüp bir de baston ekleyeceğim. Kayığın boyu aşağı yukarı 11.5 metre. Bastonun uzunluğu boyunun yüzde kırkı kadar olacak. Yani en az beş metre. Hiç fena bir uzunluk değil, di mi? İddialı. Bir de gerçeğini gösteren bir fotoğraf koyayım. Sağdaki fotoğraf. Benimkinden biraz daha ufak. Ama 1930’larda bırakmayacağım kayığın armasını. Biraz daha geriye gideceğim, 1800’lerin ikinci yarısına. Eski Bodrum fotoğraflarında o tarihlerde böyle bir yelkenli gözüküyor. Bunun için kayığın en kıçına, bodoslamanın üzerine bir direk daha eklemem gerekiyor. Evet, kıç bodoslamanın üzerine.      O direği de ekleyince böyle bir şey çıkıyor ortaya. Bu armanın da daha ileri versiyonu var, daha karmaşık versiyonu, ama şimdilik o bende kalsın. Yoksa inandırıcılığı mı yitireceğim, hâlâ yitirmediysem tabii. 😊 Bu arada ekleyeyim, bu yelkenli, o zamanlarda olduğu gibi yine motorsuz olacak. Amacım o günün denizciliğini yaşamak. Niye? Bir şeyler mi kanıtlamaya çalışıyorum? Pek kanıtlamak değil de sıkılmak diyelim. Bu kadar teknoloji sıkıyor. Doğaya biraz daha eşit koşullarda, bedenimi ve aklımı biraz daha zorlayacak şekilde gitmek istiyorum. Bu kayık onun aracı, merak ve cesaretin, insanı insan yapan en önemli iki özelliğin. Hedefim, içimdeki insanı, giderek kaybolan insanı keşfetmek. Eskiden olduğu gibi, en fazla üç, dört denizciyle, GPS’siz, telefonsuz ve diğer teknolojilerden yoksun. Aynı denizciler değiliz artık ama yine de heves edenler, o cesareti gösterecek, hafif çılgın ve meraklı arkadaşlar çıkacak diye umuyorum. Merak, unutmayalım, olayın özü. Erkek kadın fark etmiyor. Bazen de tek başıma çıkacağım. Yok artık. Hem bu yelkenliyi bir şekilde yapacaksın hem de bu armayla tek başına denize açılacaksın. Daha neler? Kesinlikle. İşte merak ve cesaret. Denize açılma kısmını dert etmiyorum. Orada rahatım. O kayığı yapması daha zor. Benim yapıp yapamayacağımdan değil. Hayatımda ilk kez bilmediğim bir işe girip bir tırhandil sardım ya, gerisini de yaparım artık. Hele ki armasını. O benim işim. Tek şansızlığım, tek engelim kötüleşmiş ekonomi. Yani cesaret ve azim bol ama para cephesinde işler kolay değil. Neyse artık o da hallolacak bir şekilde. Siz takip etmeye devam edin. Bakın neye dönüşecek bu aşağıda son halini gördüğünüz kayık! Peki neden böyle bir işe soyundum, neden böyle bir keşif arzusu? Düşünüyorum da, aslında soru, neden benim böyle bir işe soyunduğum değil de neden artık pek soyunmuyoruz böyle işlere olmalı. Garip olan benim böyle bir işe girmem değil, giderek daha az giriyor olmamız. Ya da girenlerin sayısının giderek azalması, giderek konfor alanlarımıza daha fazla gömülmemiz, kendimize kendi ellerimizle ve aklımızla bir şeyler yaratmak yerine bize sunulanla yetinmemiz, vasatlaşan hayata ses çıkarmamamız. İşte bunu yapıyorum, en azından benim için bu durumu değiştirecek yelkenliyi yapıyorum. Kayık1934 - Timuçin Binder

  • Kanlı Mader - Kayığımla Kan Kardeşliği

    “Her türlü sıcakta itinayla parampet sarılır” diyerek elimdeki ağaçlar arasından uygun bir parça arıyordum parampetin sancak en başına.   Parampet dediğimiz, herhangi bir teknenin dıştan gözüken kuşak veya yumrusunun üst kısmıdır. Eğer güvertede duruyorsanız bastığınız yerden yukarı doğru yükselen yanlarıdır. Şu anda onunla uğraşıyorum ve son günlerdeki acımasız sıcağa rağmen iyi gidiyor. Aşağıdaki fotoğrafta beyaz kuşağın üst kısmı. Tek sorun sıcak olsa iyi, elimdeki ağaçlar azaldığından ve bütçe de epeyce sınırlı olduğundan her türlü parçayı değerlendirmeye çalışıyorum. Bu yüzden de eldeki ağaçlara göre sarıyorum. Bir de en hızlı olacak şekilde tabii, zamandan kazanmak için. Tekne yapımcısı değilim, satış için üretim yapmıyorum, önceliğim kayık1934 projesi için güvenli şekilde yüzecek en hesaplı ve en ekolojik kayığı yapmak. Profesyonel ustalar için önemli olan genelde estetik ayrıntıları atlıyorum. İşte böyle eldeki ağaçlara bakarken, kısa bir parça lazımdı, bir anda gözüm ufak ve istediğim yere epeyce uygun bir parçaya takıldı. “Tamam bu olur, harika”, dedim. Aldım, diğer yüzünü çevirdim, o ne, üzerinde siyahlaşmış bir leke. Sadece leke, önemli değil ama yine de bu ne diye düşünürken, bir anda hatırladım, kanlı maderdi bu, meşhur kanlı maderim.  Aşağıdaki fotoğrafta kanlı maderin en ilk hali, kazanın olduğu sıradaki hali. Yaklaşık on ay önce yerinden fırlayan büyük işkencelerden biri alnımı yarmış, bir anda her yer kan içinde kalmıştı. Yara ufaktı ama iyi kanamıştı. Doğru yere çarpmıştı işkence. Çaktığım mader, elim, kolum ve bir de yerde yatan başka bir mader kan içinde kalmışlardı. O yerdeki madere aylarca dokunmadım, çakmadım yani, sadece ölçü parçası olarak kullandım uzun süre. Mader çakacağım yere onu koyup eğime bakıyordum. Adı da kanlı mader olmuştu, kanlı mader aşağı kanlı mader yukarı. Sonra bordaların sarması bitince unuttum kanlı maderi.   Şimdi yeniden elimdeydi. İlk başta çok bir anlam atfetmedim. O günü hatırladım sadece. Sonra yerine alıştırma işlemine giriştim. Güzel de oturmuştu ama ufacık bir kısmı sorunluydu, tam kan lekesinin olduğu yerde ufak bir deformasyon vardı. İncecik bir parça yapıştırıp düzeltirim burayı dedim ve öyle de yaptım. Temizledim, sildim, zımpara gerekmemişti ve incecik bir parça yapıştırdım, tam kan lekesinin üzerine. Ardından çok güzel oturdu yerine.   Öyle bakıyordum yaptığım işe, “bak şu kanlı madere”, diyerek. Canlı cansız her şeyle duygusal bağ kuruyorum ya, “döndü dolaştı, bir şekilde kayıkta yerini aldı” diye eklemekten de geri kalmadım tabii. Ama bir dakika, gerçekten kanlı mader olarak yer almıştı kayığın en baş tarafında, kuzey yarımkürede demirin atıldığı sancak baştaki ilk mader olmuştu, yani kayığın ilk maderi, baş mader. “Bak şuna, ben onu çakmaktan vazgeçmiştim, o gitti baş mader oldu.”   Üstündeki kan da, genlerim diyerek güldüm, hani geleneğe göre bir tekne bittiğinde kurban kesilir kan akıtılır ya, o olmuştu, bizim kurban kanımız olmuştu. Onayladım kendimce, bu daha iyi değil miydi, başka bir canlının kanı yerine doğrudan benden akan kan.   Kurban tanrılara, çook eskiden tanrıçalara da, yani aşkın ilahi güçlere adaktır, belalardan korunmak için. Bizimki farklı oldu biraz. İlahi güçleri atladım, daha çok kan kardeşliği gibi oldu, kayıkla benim aramda. Yollarımızı birleştirdik. Her türlü zorlukta birbirimizi kollamaya söz verdik. Aşkın bir güce değil, ikimizin arasındaki içkin bir bağa, ileride denize indiğimizde, bir de denizin tuzuyla tasdiklenecek bir var oluşa söz verdik.     Yüzümde bir tebessüm belirdi, güldüm. “İnsan beyni ne kurgular yaratıyor,” dedim. İşte bir kurgu. Doğru, yanlış gerçek veya değil, önemi yok. Önemli olan hissettiklerim, içinde olduğum durumu nasıl algıladığım, o anı nasıl anlamlandırdığım. Bu anlamlandırmaların “bilimsel” bir dayanağı olmayabilir, bazen abartıya da kaçabilir, ama işte onlarsız da yürütemiyoruz yaşamı. Bu tür bağlar oluşturmamız gerekiyor. Sanırım modern yaşamın en büyük kötülüğü bu oldu. Bu kurgularımızı saçma şeyler kategorisine indirgedi ve öyle kalakaldık bu kocaman var oluşun karşısında, yapayalnız ve büyük ölçüde duyarsız bireylere dönüşmüş olarak.     Oysa bu kurgu, kanlı maderin varlığı, sonunda ufacık bir ormanın, bir grup ağacın kesilmesiyle ortaya çıkan bu kayığı farklı bir zemine taşıyor. Alınıp satılabilecek herhangi bir tüketim nesnesi, bir nesne olmaktan çıkartıyor, farklı bir kategoriye oturtuyor, kayıkla aramda çok daha organik bir bağa yol açıyor. Beni düşündürüyor ne yaptığıma dair, olumlu ve olumsuz, daha çok olumsuz yanları ve sonuçlarıyla. Zaten bir yok etme, bir canlıyı yok etme, öldürme eylemi var, onu daha da ileri götürerek nesneleştirmemi, ekolojik varlığını iyice hiçleştirmemi, kendimden uzaklaştırmamı engelliyor.   Canlı olmak zor, çünkü ara sıra diğer canlıları yok etmeyi içeriyor. Bunu yapmak zorundayız, hepimiz, tüm canlılar, kaçış yok. Ağaç da bir canlı, her ne kadar çoğumuz için bir nesneyse de, bizim gibi acı hissetmediğini düşündüğümüz için. İlla bize benzer olacak tepkisi. İnsanın durumu daha da zor. Çünkü böyle şeyler düşünebiliyoruz. Mecburiyetten de olsa ara sıra yaşamak için öldürmek zorunda olduğumuzun farkındayız. Her insan için değil belki, daha duyarlılarımız için. Bunun farkına vardığımızda da ya hayatına son verdiğimiz o canlıyı bir nesneye dönüştürerek iyice uzaklaştırıyoruz kendimizden ya da benim şu anda yaptığım gibi ötelemeyip yakınlaştırıyoruz bu eylemi. İkinci daha fazla cesaret ve daha fazla azap gerektiriyor ama insanı da daha farklı bir yere taşıyor, farklı bir duyarlılığa, ayırımcı olmayan, seçmeyen, daha bütünsel bir mercekten bakan.   Kanlı mader kurgum beni bu gerçeklikle, bu ikilemle bahaneler bulmadan yüzleştirmiş oluyor. Ya da zaten daha duyarlı bir varlığa dönüştüğüm için bu tür yüzleşmelere dayanan kurgulara ihtiyaç duyuyorum. Bu bir kaçış veya bahane üretmek değil, aksine yaptığınla yüzleşmek, onu parçan yapmak, onunla yaşamak. “Aman sen de çok mu gerek var böyle şeylere, işte kesildiler kayık oldular, abartma” diyecektir bir kısmımız. O zaman bu dünyaya ne oldu, ne zaman bu kadar duyarsızlaştık ya da niye bu kadar zalim olduk birbirimize ve dünyaya da demeyeceksiniz. Çözüm ayrıntılarda.  Timuçin Binder - Kayık1934

  • Buraya Getirmek Bile...

    Kayık arası Latmos’tan sonra tekrar kayıktayım. En son sancak parampeti tamamlamıştık ve böylece kayığın sancak tarafı tamamen sarılmış oldu. İskele parampetin de yarısını bitirmiştim zaten. Yani çok az kaldı, sargı bitti diyebilirim.   Sancağa son parçayı da çakınca öyle şaşkın şaşkın baktım. Hayranlık diyemeyeceğim, daha çok şaşkınlık. Başladığımda tamamen boştu kayığın sancak tarafı, bomboş. Hayatımda ilk defa böyle bir işe girişiyordum. Teorik bilgi tamam ama pratik sıfırdı. Çıraklığını bile yapmamıştım. Giresun’dan gelip “dur, birlikte başlayalım, sana bir, iki şey gösteririm” diyerek bence epey önemli bir dayanışma örneği sergileyen Murat Gül ustayla alttan üç sıra yaptıktan sonra kayığın sancak tarafı aşağıdaki fotoğraftaki gibiydi. Şimdi bakıyorum da epey korkutucu bir görüntü. Şu anki bilgimle bu işe girer miydim bilmiyorum. Acemi olmak bazen işe yarıyor, cahil cesareti oluyor insanın. Bir şey bilmediğim ve günlük hayatımda başka yapmam gereken işler de olduğu için, mesela para kazanmak gibi, uzun bir süreç oldu. Zaten o yüzden ustaya gitmiştim, istesem de vaktim olmayacağı için ama zaten böyle bir şey istemiyordum. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı ve bana kaldı. Hem kendime öğrettim hem de yaptım. Hem öğretmen hem de öğrenci, hem çırağa öğreten usta hem de ustadan öğrenen çıraktım. Garip bir ilişki, karmaşık ve pek kolay olmayan bir öğrenme ve yapma süreci. Hem illa ki hata yapacaksın, çünkü yeni öğreniyorsun, hem de hiç hata yapmamaya çalışacaksın, çünkü sandal yapmıyorsun, koskoca bir kayık, doğru olması gerekiyor. Fiziksel çabadan çok asıl buydu ana stresimin kaynağı. Artık ne kadar başardığım denize indiğimde anlaşılacak. Yine de şu haliyle bile hiç fena gözükmüyor. Sanırım hayatımın en önemli işlerinden biri olacak bu kayık. Tabii bu arada belirtmem gerekiyor, atölye yok, tente bile yok, çalışma koşullarım epey ilkel. Ama nadiren tamamen yalnız çalıştım, sadece birkaç hafta, onun dışında illa ki bir çırak oldu, daha doğrusu bir has çırak ve ara sıra vakit buldukça destek atan çıraklar. Çırak da onların da bu işle ilgileri yok ama sonuçta birilerinin aşağıdan bir şeyleri, en önemlisi de maderi uzatması epey makbule geçiyor, ne de olsa biraz yüksek bir kayık, defalarca in çık yoruyor. Daha bitmedi, yarın inmiyorum denize, ama çok büyük bir kısmı tamamlandı. Sonbahara girdik, önümüz kış, en azından serin olacak. Sıcakta, hele bir de doğrudan güneş altında çalışmak epeyce zor. Şu an iskele parampetin kalan yarısını bekleteceğim ve birkaç gün güvertede çalışacağım. Yağmurlar gelmeden güvertenin üzerinden hafif zımpara geçip kışlık boyasını tazelemek istiyorum. Parampetler bitince alabandalara geçeceğim (denizcilik dilinde parampetlerin iç kısmı, parampetler de bir teknenin güverteden, yani dışarıdaki kuşaktan sonraki kenar kısımları). Alabandalar postaların üzerine bir sıra olacak ama monte etmeden önce postalara da biraz zımpara istiyor. Bu arada parampetler kapanıyor, yağmur suyunun akacak yeri kalmadı, frengi deliklerini açmam gerekiyor. Her şey bitince de küpeşteler. Artık iş çok daha az monoton olacak gibi gözüküyor. Evet daha bitmedi ama şu haline bile bakınca hem şaşırtıyor hem de sanırım tüm çektiklerimi unutturuyor. Kayık1934 - Timuçin Binder

  • Yaşlı Ahşap Makaralar

    Yaşlı makaralar. Eski demek istemedim. Hangi atölyeden, hangi ustanın elinden çıktılar kim bilir? Hangi gemide, ya da yelkenli de, ne yüklere dayandılar? Bedenlerinden okunuyor yaşadıkları deneyimler. Atılmışlar bir kenara, işleri bitmiş. Bitmiş mi acaba? Kimisinin dilleri dönmüyor. Döndürülebilir tekrar. Paslı çiviler, çatlamış ahşap gövdeler. Bakıyorum, inceliyorum, biraz ilgiyle tekrar iş görürler. Tekrar rüzgârla kapışabilirler. Bir uçlarından gönderimizde, sakoleva gönderimizde, diğer uçlarında yelken donanımını tutan ellerimizde, tekrar yaşayabilirler iş görmenin coşkusunu, rüzgârla, dalgayla, havayla boğuşarak. Bir arkadaş vasıtasıyla buldum onları, tekrar hayata katacağım biraz uğraşıp. Eski yok, sadece deneyimle gelen yaş var.

Kayık1934'ü takip etmek için 

Teşekkürler

Tel: 0537-471-0029

Kayık1934'ün ikinci temel emekçisi: Özlem Yeşilada Binder
Yelkenlimizin Yapımına Bedenen Katkıda Bulunanlar

(Ayrıntılı Teşekkürler için bakınız.) Aslı Parlak, Aşkın Karaduman, Bülent Yükselen, Can Karahasan, Devrim Doruk, Ebru Çavuşoğlu, Esin Tekin, Gökhan Yılmaz, Gökay Şenavcı, Haluk Kuşakoğlu, Leyla Yıldız, Muhittin Erkut, Murat Gül, Özlem Yeşilada Binder, Silvana Ege Binder, Songül Yılmaz, Zeynep Dinçer

Kayık1934'e Çeşitli Şekillerde Katkıda Bulunanlar 

(Ayrıntılı Teşekkürler için bakınız.) Eski Bodrum Belediye Başkanı ve Şimdiki Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, Eski Bodrum Belediyesi Zabıta Müdürü Deniz Özyıldız, Eski Bodrum Belediyesi Güvenlik Amiri Serkan Kanik, Bodrum Deniz Müzesi Müdürü Selen Cambazoğlu, Ali Dokur, Ali Şenavcı, Ali Şengün, Barbaros Ergene, Bilal Karataş, Cana Üngün, Cem Gür, Çetin Akıncı, Deniz Kılıç, Devrim Devecioğlu, Erol Kurutaş, Fatih Avcu, Gonca Alpan Tursoy, Gökay Şenavcı, Haluk Bener, Hamdi Yörür, Kaan Kurutaş, Mehmet Uyargil, Murat Gül, Mustafa Özkeskin, Nacı Arıcı, Naftotopos.gr, Oğuzhan Ulutaş, Tanıl Tuncel, Thanasis Giannikos, Yaşar Anter, Yusuf Civelekoğlu, Zehra Denizaslanı

Kayık1934'e Maddi Katkıda Bulunan Destekçilerimiz - 123 kişi

Ahmet Demirel, Ali Boltaç, Ali Hakan Albayrak, Ali Sadık Boltaç, Ali Şengün, Arslan Ziylan, Aslı Parlak, Aslı Yurdanur, Aşkın Karaduman, Aycan Kan Ülkü, Aydın Evren Özol, Ayşe Sevinç, Azade Uslu, Behiye Zeynep Aktoğu, Beykan Askan, Burak Dikmenoğlu, Bülent Yükselen, Cahit Arseven, Can Karahasan, Canan Yurdacan, Candan Uca, Cem Turgay, Cemile Turgay,  Değer Altunay, Deniz Boltaç, Devrim Doruk, Ebe Suzan Öztürk, Ebru Çavuşoğlu, Elif Özgen, Esma Doğan, Feyha Karslı, Filiz Askan, Filiz Yavuz, Firuzan Güney, Fuat Aksun, Füsun Bumin, Gamze Özer, Gizem Yurdanur, Gonca Arayıcı, Gökay Şenavcı, Gökçe Altunay Solmaz, Gökhan Kahraman, Gülin Demirok, Gürkan Güney, Güzide Akkün, Haluk Bener, Halikarnaslı Çocuklar - Zeytin Taneleri Kütüphanesi - Bodrum Kent Kütüphanesi, Haluk Kuşakoğlu,  Handan Karakaş, Hüseyin Peker, Ilgaz Doğrul, İpek Boltaç, İsmail Doğan, İştar Gözaydın Savaşır, Jale Alpay, Jale Pasinli, Kaan Kurutaş, Kadiroğlu Salih Öztürk, Kebire Yıldız, Lale Ak, Lale Ferenc Smekal, Leyla Yıldız, Livio Manzini, Marion Feildel, Matthias Müller Senti, Mehmet Kütükoğlu, Mehmet Uyargil, Metin Göncü, Metin Hekimoğlu, Murat Gül, Murat Necioğlu, Murat Özkan, Mustafa Cem, Mustafa Paşalı, Mübeccel Yalçın, Müjgan Bener, Nazan Kemal Gökcan, Necibe Öztürk, Nesip Tolun, Nil Tütüncü, Nuran Akkılıç, Oğuzhan Ulutaş, Olcay Özgül, Osman Can Özcanlı, Osman Özkan, Oya Balkanlı, Oya Yeşilada, Ömer Karahan, Peyman Arpacılar-Köllhofer, Recep Perk, Rengin Binder, Reyhan Alpay, Reyhan Bayındır Gönenç, Rıdvan Demirok, Romain Narcy, Ruşen Germirli, Saadet Coşkun, Sabahaddin Bilsel, Sabahat Hawker, Saliha Düzel, Samer Atasi, Sedef Kaynarkan, Sercan Çağlar Erel, Seval Yeşilada Akbaş, Sevil Bilgenoğlu, Sevinç Gülsayın, Songül Yılmaz, Şule Kükrer, Tankut Ülkü, Tarkan Kahvecioğlu, Tümay Altınsoy Değirmenciler, Utku Özgür Ünlü, Vahdet Ünal, Vedat Zincir, Volkan Demirkan, Yaşar Yılmaz, Yaşare Kılıç, Yerten Kalfa, Yıldıray Özmen, Yücel Yılmaz, Yücel Ziylan, Yüksel Aymaz, Zeynep Dinçer

Kayık1934'e Malzeme Katkısında Bulunan Destekçilerimiz - 10 kişi

Ahmet Kurt: Bir adet krom admiralti demir, Ahmet Parsoy: Bir adet admiralti demir, Ayhan Güneysu: Atölye için elektrik kablosu, Devrim Doruk: İki büyük ve bir küçük güneş paneli, cankurtaran yelekleri ve biraz halat, Haluk Kuşakoğlu: Kontrol kutusuyla 1 büyük güneş paneli, İş aletleri, Mehmet Çavaş: Bir adet pulluk demiri, Metin Göncü: İş aleti, Murat Gül: Altı adet çift dilli makara, İş aletleri Nedim Karakartal: 100 kg'lık tonoz, Salih Bingül: Pusula Zehra Denizaslanı: Bir makara halat

Kayık1934'e Lojistik Katkıda Bulunan Kurum veya İşletmeler
bodrum-belediyesi-logoB.jpg
BDMingB.jpg
Girit_Dernek.jpeg
Milas Belediyesi.jpg

Logo sırasıyla: Bodrum Belediyesi, Bodrum Deniz Müzesi, Bodrum Girit ve Yunanistan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği, Milas Belediyesi

Kayık1934'e Maddi Katkıda Bulunan Kurum veya İşletmeler
Bodrum-Der.jpeg
main_logo_bottom.png

Logo sırasıyla: Bodrum Kültür Turizm ve Dayanışma Derneği, Arka Ristorante Pizzeria

bottom of page