Bu sitede ara
Boş arama ile 46 sonuç bulundu
- Sorun ne iklim krizi ne de ekolojik kriz, kendi huzurumcu ikiyüzlülük
Modern dünyanın yeni ideolojisi. Bireyselliğin son hali. Hakaret olarak değil de bir var oluş hali olarak kullanıyorum ikiyüzlülüğü burada. Çifte standartçılık, hatta çok-standartçılık da diyebiliriz. Ya da kendine ilkesel veya duruma göre ilkesellik. Geçici, kaypak, kaygan, sürekli değişebilen bir ilkesellik. Buraya hemen varmadık. Bulgular, insanın, çok uzun süre boyunca var oluşun merkezine yeryüzünü ve onun “güçlerini” yerleştirdiğine işaret ediyor. Korkuydu diyor bir kısmımız bunun sebebi ama belki de bizden daha erdemliydiler, çözmüşlerdi olayı. Sonra, pek yakın bir dönemde koptuk bu ilkeden. En azından bir kısmımız. Bir tampon bölge, yeni bir çevre, kendi ürünümüz yapay habitatı yarattık. Var oluşun merkezine onu koyduk. Uygarlık dedik kendisine. Onu yapan ve içinde yaşayana da uygar insan. Dışında kalanı da doğa olarak adlandırdık. O düşmanımızdı, huzurumuzun düşmanı. İlk büyük kandırmaca. Asıl huzurumuzu bozanın bu yarattığımız yeni dünya olduğunun bir türlü anlayamadık. Ya da işimize gelmedi hiçbir zaman. Çoğaldık zamanla ve çoğaldıkça da o yeni insan modeli, o uygar insan dikişlerinden sökülmeye başladı. Gruplara, topluluklara, etnisitelere, kentlere, krallıklara, devletlere, milletlere. Sonra da birbirleriyle kapışır oldular sürekli. Çok kavgacıydı bu uygar insan. Var oluşun merkezi de değişmişti. Artık “en uygar” ya da “uygar” olan sadece bizdik, bizim grubumuz. Irkçılık doğdu bundan, milliyetçilik, faşizm, katliamlar, savaşlar ve soykırımlar. Artık bu bile yok, o özel, biricik, yüce “en uygar” topluluk bile. Sadece kendimiz varız var oluşun merkezinde, sadece kendi rahatlığımız ve mutluluğumuz. Pardon huzurumuz. İnsan merkezci bile değiliz artık, sadece kendim merkezciyiz. İkiyüzlülük tüm sözde yüce değerlerden, ideolojik bahanelerden arındı, çırılçıplak artık. O derece de yüzsüz oldu. Hiç utanması yok. Bir yüzden diğerine rahatlıkla geçebiliyor. Tam bir yüz-süz, özgün yüzsüz. Özgün yüzünü saklayan, ara sıra ona ihanet eden bir ikiyüzlülük bile değil bu artık. Dediğim gibi, aşağılamak değil amacım. Modern insanın son var oluş haline işaret etmeye çalışıyorum. Tek başına da değil bu kendim merkezcilik. Modern ve son derece kapitalist tüketim kültürüyle el ele. Birbirlerini besliyorlar ve sonucu da ekolojik yıkım. Peki, umursayan var mı? Yok. Çünkü artık o kadar uzak ki modern insan doğal habitata ve doğallığa, ne olduklarını bile bilmiyor bu ikisinin. Doğa adını verdiği sonradan üretilmiş bir kavrama takılıp kalmış. Eğer bir şekilde yer alıyorsa hayatında, rahatlık ve huzuruna aksesuar olmanın ötesine geçemiyor bu doğa. Bahçedeki ağaç, güneş batışı manzarası, hafif buğulanmış cama inen yağmur damlaları, ara sıra yürüdüğü patika. Sadece arka plan. Merkezde olan yine kendisi. Ekolojik mücadeleye gelince, eğer bir şekilde bulaşırsa hayatına, çoğu kez bozulan huzurunun yeniden eski haline getirilmesi ölçüsünde oluyor. Yaşadığı sitesinin yanında başka bir inşaat başladıysa, eline pankart alıp en sıkısından çevreci olabiliyor ve bunu kendi sitesinin oraya nasıl geldiğini hiç dert etmeden veya eylemden sonra geri döneceği evinin de aynı şekilde yapıldığını hiç sorgulamadan yapabiliyor. Ya da sitesinin veya evinin önüne yapılması planlanan marinaya deniz hakkı için isyan edebiliyor ama bunu artık sadece eski kartpostallarda görülen, şimdi dümdüz edilmiş tepedeki kocaman camlı yapıların birinden yapıyor. Orada da bir zamanlar başka bir doğal habitat, bir ekolojik varlık olduğunu umursamadan veya hiç farkında bile olmadan. Böyleydi. Daha doğrusu palmiye ağaçları da sonradan. Bu fotoğrafta masum ve çok sınırlı bir yapılaşma başlamış ama fotoğrafta çok belli olmayan, dağın dibindeki sulak alan vasfı, ufacık deresi ve çevresindeki yaşam korunuyor en azından. Ama... Ardından bu geldi. Sulak alandan bir ufak Venedik replikası çıkarttılar. Şimdi fotoğraftaki Aspat dağına da bir şey yapmaya kalkışırlarsa, zor, çünkü arkeolojik sit, ama farz edelim oldu, ne çok çevreci çıkar bu siteden. Haydi ekolojiden falan vazgeçtim ama ben kendimde böyle yaşama hakkı görüyorsam, bunu elbette başkaları da yapacaktır düşüncesi, çıkarsaması bile belirmiyor zihninde. Zaten derdi de o doğal habitatın bozulması değil, o kadar para verip gelip yerleştiği yerde kurduğu kendi konfor ve huzurunun yine kendisinin belirlediği sınırlarının ihlali. Bodrum'un hemen dışında Paşa Tarlası koyu, arkası Akçabük koyu. En son 1970'lerdeki hali. Karşıda Şalvarağa tepesi. İki yeni ev var. Yine masum bir başlangıç. Sakin bir koyda huzur arayışı, di mi? Sanki bir kere başlayınca başkası gelmeyecek. Foto Ali Dizdar'ın Paşa Tarlası üzerine yazısından alınmıştır. Sonrası böyle bir yer oldu. O iki ev hâlâ orada. Arka koylar da gitti. Şimdi bir de ufak bir marina yapmak istiyorlar bu kalabalığın ortasına. Ona büyük tepkisi var burada yaşayanların. Modern çevrecilik. O da bir şey. Uzatmayayım. Tutarlılıktan ve dürüstlükten ödün vermeyen gözler için bu tür örnek çok. Asıl soruya geleyim. Çevre mücadelesinin bile böyle ikiyüzlüce yürütüldüğü bir dünyada deniz de dahil, tüm doğal habitatların yok olmasının, yok edilmesinin, her şeyin bu yeni insanın konfor ve huzur alanına dönüştürülmesinin önüne nasıl geçilebilir? Doğal habitatların otuz yıl önceki haline bakın, koylara, kıyılara ve dağlara, bir de şimdiki duruma. Büyük ve süratli bir küçülme var. Bir de direnenlerin sayısına bakın. Otuz yıl önce bir çevre eyleminde yüz kişi bile yoktuysa şimdi de farklı değil. Rakamlar ortada. Yüzbinlerin gelip yerleştiği bir bölgede en sıkı eylem bile birkaç yüzü kişiyi geçmiyor ki, o da çok özel ve nadir durumlarda. Pes mi edeceğiz o zaman. Olabilir. Nasılsa ekolojik krizler icabına bakacak bu umursamaz büyük çoğunluğun, bir şey de yapamıyorum, bari kendi hayatımla ilgileneyim diyebiliriz. Hâlâ yapamıyorum bunu. Çünkü bir kere sadece biz yokuz yeryüzünde. Bir de bu tam da o büyük kurtarıcı kahraman kafası. Sakıncalı ve yukarıdan bakan bir yaklaşım. Ama kendimizi de kandırmamalıyız. Veriler, insanların ezici çoğunluğunun bu yaşamdan vazgeçmek istemediğini, hatta desteklediklerini ve eğer bir çevre mücadelesine soyunuyorlarsa, ki çoğu ilgilenmiyor bile, bunu da daha çok “kendi huzurum” çerçevesinde yürüttüklerini gösteriyor. Meseleye doğru yerden giren ufak bir azınlık var ama o da çok ufak. Yine de herkes bu kadar duyarsız olamaz. Demek ki, strateji ve yöntemler çalışmıyor, yanlış yerden giriliyor meseleye. Aynı oyunu tekrar tekrar oynamanın alemi yok. Yanlışa yanlış deyip doğrusunu bulmalı. O zaman “deniz de bitiyor sanki” dediğimde maalesef pek de yanlış bir yerde değilim sanırım. Evet, onlarca yıl parçası olduğum deniz bitiyor. Yerini başka bir şey alıyor. Geri dönüşü de yok gibi. Artık modern yaşamın sadece çöpleriyle değil her türlü şekilde kirlettiği bu yeni denizde var olmanın yolunu bulacağım. Muhtemelen de bir tür marjinal figür olarak. Pek sevmesem de marjinalleştirilmeyi yine de burada bahsettiğim çelişkilerle dolu ikiyüzlülük halinden iyidir. Ama düşünüyorum da, bu kadar şey söyledim de sanırım ben bile bir özür borçlu olabilirim. Özür mü? Garip ve biraz da saçma gelebilir ama özellikle girdim bu özür konusuna. Çünkü tam da böyle bir özür fikrine kafa yormakla başlamalı ekolojik bilinçlenme ve mücadele diye düşünüyorum. Kimden ve nasıl? Doğadan mı? Tabii bunun devamında saf, pasif ve içine kapanan, bir kez daha kendisini öne çıkartan bir spiritüalist bakış açısına yönelmeden ama yine de çok ciddi ve sert bir yüzleşmeyle. Ben bu soruyu daha çok Fransız filozof Latour’un, ekolojik mücadelenin bir savaş olarak görülmesi gerektiği düşüncesiyle bağlantılı düşünüyorum. Silahlarla yapılan bir savaştan bahsetmiyor tabii. Ne de amacı şiddeti özendirmek. Ama orada çok önemli bir kavrama işaret ediyor. Düşman kavramına. Gerçek değişim istiyorsak meseleye bu şekilde yaklaşmalı diyor. Doğru veya yanlış, tartışmalı ama benim özür sorusunu Latour’un söyledikleriyle birlikte düşününce ekolojik mücadele nasıl olmalı sorusu da epeyce ilginçleşiyor. Şimdilik burada keseyim, yine uzadı ama anlaşılan bu yeni denizde pek de marjinal kalamayacağım. Hiçbir şey yapamazsam da en azından Son Mohikan olacağım, o kesin. Tabii ilk önce kayığı bitirmek gerek. Farklı bir mikro habitat şart. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Sonunda Omurga Sorunumuzu da Çözdük
Ve sonunda kayıktaki en büyük derdim, en büyük stresim de sona erdi. Evet, bir yandan Deniz Bitiyor teması üzerinden ekolojik mücadele üzerine yazılar yazıyorum ama bir yandan da kayığı da götürüyorum. Bu sefer de ara verip kayıktaki son gelişmeleri anlatayım. Yoğun geçti Temmuz. Bir kere kalafat vardı. Hem bordalar hem de güverte. Bordalar bitti, güverte de bitmek üzere. Yaz sıcağı zorluyor, sabah ve akşam üstü çalışıyor ustamız, Mehmet Ertop usta. Ama o en büyük derdim kalafat değildi. O normal prosedürün parçasıydı. Omurgaydı baştan beri en büyük stresim. Kayığın öyküsünü baştan beri takip edenler bilir. Bir ustayla başlamıştık bu projeye. Amacım kendi başıma tekne yapmak değildi. Usta gövdeyi yapacak, ben de diğer işleri ve armayı yapacaktım. Beklediğimiz gibi gitmedi. Meğer artık pek ustalık yapmayan, müşterilerini tuzağa düşürüp para kazanan birine denk gelmişiz. Uzatmayayım, yürümedi, bir süre sonra uyandık olaya ama tabii eldeki para gitmiş ve kayık da daha hâlâ çok başlangıç aşamasındaydı. İşte o zaman kolları sıvayıp bu daha önce hiç yapmadığım işe girişmiştim. Zaten para da gittiğinden başka çarem de yoktu. Ya vazgeçecektim ya da kendim girecektim işe. Kayığın sadece iskeleti vardı elimizde, o da bir kısmıydı ve olan kısım da henüz yerine tamamen monte edilmemişti. Bir sürü bileşeni eksik olduğu gibi, bazıları da sorunluydu. Bunlardan biri de omurgaydı. Daha ilk aldığım andan itibaren şüphelenmeye başlamıştım omurgadan. Beyazlar tamirattan önce dıştan tespit ettiğimiz çürükler Gözüme garip gözüküyordu ama usta değildim, ne anlardım ben. Meğer varmış bir sorun. Zaten Bodrum’dan genç ve tanınmış bir tırhandil ustası arkadaşımız da uyarmıştı beni bu konuda. Tesadüfen ustanın atölyesine uğradığında bitmiş omurgayı görmüş ve döndüğünde bana ustanın sakat ağaçlar kullandığını söylemişti. Neyse çok sürmedi benim ilk şüphelerimin onaylanması ve omurgada çürük yerler gördük bir süre sonra. Ben buna hata falan demiyorum. Çünkü söz konusu usta ne ağaç kullanacağını çok iyi bilen bir usta. Bilmiyorduysa baştan ona söylemiştim hangi ağacı istediğimi. Ama o ağaca gitmedi, bana söylemeden tamamen saçma bir ağaç kullanmış. Tespitlerimize göre karaçam. Bu bildiğiniz kötülük. Daha fazla para kazanmak için bile bile yanlış ağaç kullanmak. O yetmiyormuş gibi bir de çürüğünü. Bu arada açınca orayı doğru dürüst malzeme de kullanmadığını gördük. Ustalar tüm omurgayı ve akrebi tamamen söktüler. Çok kolay geldi. İlk başta lokal görülüyordu çürükler. Ufak tamiratlarla altından kalkabileceğimi düşünmüştüm. Ama kalafat ustamızla beraber inceleyince hasarın, o bölgeye kalafat bile yapılamayacak kadar büyük olduğunu gördük. Sağ olsun onun tavsiyesiyle baba oğul Tayfun ve Batuhan Ömür ustalarla anlaştık ve onlar kayığı açınca bir de gördük ki, omurganın üstündeki akrebe kadar çürümüş. Omurga zaten büyük ölçüde süngere dönmüştü ama akrebin de en az yarısı gitmişti. O halde denize insem, hatta benim yapmayı düşündüğüm lokal amatör tamiratla bile olsa, kesin batardım. Diyorum ya bildiğiniz kötülük bu. Bu elbette beni aşan bir işti. Teorik olarak nasıl yapılacağı belliydi ama atölyesiz ve deneyimsiz cesaret edebileceğim bir iş değildi. Çünkü ilk defa yapacağım bu işten hiçbir şekilde emin olamayacaktım ve zaten ne süratle yapabilecektim ne de eksiksiz ve hatasız olacaktı. Su kesimiydi burası, bir uzmana, yani işin ustasına gitmek gerekiyordu. Burada durdum anlayacağınız. Hazır da ona ayırabilecek üç, beş kuruş da tesadüfen vardı. En büyük şansımız da oydu sanırım. İlk önce üstteki akrebi yaptılar. Sonra da omurganın ilk sırasıyla başladılar. Aralarda madenin saplamaları da var. Ustalar bana göre güzel iş çıkardılar. Kolay bir iş değildi. Kendilerine tekrar teşekkürler. Omurganın olduğu yeri tamamen boşalttıktan sonra ilk önce akrebi, sonra da yeni omurgayı yaptılar. Hepsi iki haftada bitti. Artık yepyeni bir omurgamız var, stres yapmadan denize inebileceğiz. Elbette bu en ideal omurga tipi değil ama eskisinden kat be kat iyi. Bir kere ağaç doğru ağaç. İşçilik de çok daha kaliteli. Omurga bitti ve sıra maderlerin çakılmasına geldi. Böylece en önemli sorunu aştık. Artık diğer işler, yine bana ilk defa olsalar altından kalkabileceğim işler. Zaten hiçbiri de teknenin kritik bölgesinde, su kesiminde değil. Tam yol devam. Sonunda tamamen bitti. İskeleden görünüş. Bu arada daha önce hiç bahsetmedim, şimdi anlatayım. O ilk ustanın bize yaptığı bu kötülük karşısında elbette biz de boş durmadık. Kayığı oradan aldıktan sonra onu mahkemeye vermiştik ve mahkeme, o ne kadar uzatmaya çalıştıysa ve keşif üstüne keşif istediyse de sonunda bizi haklı buldu ve davayı kazandık. Biz ilk kurbanı değilmişiz bu ustanın, sonra öğrendik ki sayı kabarıkmış. Sonuncu da olmadık ama sanırım dava açıp kazanan ilk biz olduk. Sancaktan görünüş. Para tabii pul oldu bu kadar sürede, alacağımız zararımızı karşılamaz ama olay paradan çok ilkeydi, böyle insanlara veya ustalara meydanı boş bırakmamaktı. Sonunda iyi ustaların, işini doğru yapanların da adı kötüye çıkıyor bu kişiler yüzünden. Ama maalesef bu yola giden az. Bizden sonra başka bir kurbanı daha oldu. Onlar da mahkeme düşünmüşlerdi ama sonra fazladan biraz daha para verip teknelerini almayı tercih ettiler. Yanlıştı tabii yaptıkları ama maalesef adalet süreci de çok hızlı çalışmıyor, insanlar bekleyemiyor. Sonunda orada da en azından manevi anlamda mutlu sona ulaştık. Yola devam. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Ne Bitirecek Denizi? Yapılaşma ve Çifte Standartlı Ekolojik Mücadele
Hem de ne istila, diyerek başlayayım. Kapitalizm canavarının dur’u, herhangi bir ilkesi yok, buraya da dokunmayayım, kalsın demiyor. Bu süratle giderse bir süre sonra bina dikilmemiş tek bir koy, para ödemeden demirlenebilecek tek bir yer kalmayacak. Gün geçmiyor ki, şu koya bir marina, o koya bir otel veya bir yazlık site haberi gelmesin. Her yerde küçük veya büyük bir tesis, her yerde sürekli bir şeyler satmaya çalışan araç veya kişiler. Sürekli bir modern tema-parkı ortamı. Yüzen Migroslar mı ararsınız, Carrefour’lar mı? Herhalde Carrefour olmayacak artık, satıldı. Deniz bu oldu. Oluyor. Kapitalizm kendi denizini yaratıyor. Modern alışveriş ve eğlence koyları. Deniz derken tabii kıyı ve koyları da katıyorum. Eğer açık deniz geçişi yapmıyorsanız, deniz her zaman kıyıyla gelir. Bu kıyıları ilk kez yetmişli yılların başında görmüş ve sonra yıllarca buralarda çalışmış ve yaşamış biri olarak bir zamanlar neredeyse hepsinin tamamen doğal olduklarını biliyorum. Birkaç istisna dışında kulübe bile yoktu bu koylarda. Elbette artık bunu beklemiyorum. Geçti o dönem. Ama tersini, tıka basa dolmalarını da istemiyorum. İlk önce hiçbir sınır konulmayan deniz taşıtı kalabalığı geldi. Yazın deniz sitelerine dönüyor koyların büyük kısmı. Bir tür deniz karavan parkı, yan yana, dip dibe. Böyle bir koydan nasıl keyif alabilir insan, anlayamıyorum. Alıyorlar. Az da değil sayıları. Demek sakinlik aranmıyor artık, o kesin. Gerçi insanların yaşadıkları kentlere bakınca buralar onlar için muhtemelen hâlâ kalabalık değil. Ama başkaları için kalabalık ve sadece insanlardan da bahsetmiyorum. Sakinlik arayan, hatta biraz da orijinal Mavi Yolculuk felsefesine uygun şekilde denizde olmak isteyen için hâlâ modern tatilcilik sezonu dışındaki aylar var. En azından bir süre daha. Çünkü artık o aylar da tehlike altında. Tehlikenin adı yapılaşma. Kalıcı yapılaşma. O ayları da bu bitirecek. İyice azdı. Artık hiçbir kıyı güvende değil. Sadece siteler ve oteller şeklinde de değil, marina inşaatları da aldı başını gidiyor. Üstelik normalde demirlenemeyen yerler de seçilmiyor. Neden zaten demirlenebilen, korunaklı yere marina yaparsın? Para için tabii, kolay para için. Site, marina derken burada durup şu yapılaşma denen şeyi irdelemek istiyorum biraz. Oldum olası bir çelişki hep dikkatimi çekmiştir yapılaşmayla ilgili. Diyelim ki bir koyda ormanın içinde bir site yapılıyor. Malzeme geliyor. Kum, çimento, demir, dev kamyonlar, kepçeler. Toprak yollar açılıyor, ağaçlar kesiliyor, bitki örtüsü kaldırılıyor, falan filan. Ama mesela bir noktada işten vazgeçilsin, şirket tüm bunları bırakıp kaçsın. Ne olur? Ortalık ayağa kalkar ekolojik tahribat, kıyım, doğa yok ediliyor vs diye. Yapım aşamasında da olabiliyor bu ayağa kalkma. Ama eğer o şirket kaçmayıp veya her türlü protestoya direnip bu siteyi tamamlarsa ne oluyor? Ekolojik tahribat olmuyor artık çoğunluk için. Peki, ne değişmiştir? Ekolojik tahribat olarak tanımlanmasına sebep olmuş malzeme ve işlemler hâlâ oradadır ama artık bir ürüne dönüşmüştür. Toprak yollar asfalt veya beton olmuştur. Hatta çiçeklerle süslenmişlerdir. Biraz sahte doğa da lazım tabii. Sonuçta inşaat sırasında yok edilmiş doğal alan ya da doğal habitat da hâlâ yoktur, iş bitince geri gelmemiştir. Ama tüm bu aynılığa rağmen burası artık ekolojik tahribat statüsünde değildir. Orası, o alan, bir üründür artık. Peki, kendinizi o doğal habitatın yerine koyun, yani bir an o habitatın da sizin gibi canlı olduğunu, düşündüğünü, konuştuğunu hayal edin, o bunu bir ürün olarak mı görecektir, dönüp size “aaa, ne güzel bir şey yarattınız bu bağrımdan zorla kopartıp aldığınız parçadan” mı diyecektir, yoksa bunu bir insan faaliyetinden kalıcı olarak geride kalmış bir atık olarak mı nitelendirecektir? Onun için bu ürün değildir. Ne ürünü? Tam tersine, muhtemelen başka sitelerin de yapılmasını özendirerek o doğal habitatın, o koyun tamamen yok edilmesini getirecektir. Ama sonunda insanlar için o yapı artık bir üründür. Bu çelişkiyi göremiyor olmamıza çok şaşırıyorum. En çok da ufak bir azınlık dışında çevrecilerin ve ekoloji savunucularının bile görememesine. Hatta göremedikleri gibi, bir kısmı yapım bittikten sonra bu tür yapılarda, örneğin marina veya alışveriş merkezlerinde çok güzel zaman geçiriyorlar, hatta çevre ve ekolojik mücadeleyle ilgili toplantı ve etkinlikler bile düzenleyebiliyorlar bu bir zamanlar protesto ettikleri yer ve yapılarda. Onları bir dönem güya son derece mutsuz etmiş bu girişimler ürün olduktan sonra nedense aynı etkiyi yapmıyor, hatta cazip bile gelebiliyorlar. O zaman niye bu kadar gürültü koparıyoruz, bittiklerinde oralarda zaman geçirmekten rahatsız olmayacaksak. Spor karşılaşması mı ki bu maç bitince her şey unutuluyor? Herhangi bir çevre veya ekoloji mücadelesi içinde olmayanlara konuşmuyorum. Onlar başka dünyadalar zaten. Sözüm öyle veya böyle yapılaşmaya itiraz edenlere ama her şeyden önce gerçekten bir mücadele sergileyenlere. İğne çuvaldız olayı yani. Demek ki hâlâ kendimizi doğal habitatın ve diğer canlıların yerine koyamıyor, onların açısından bakamıyoruz. Hâlâ birçok kavramımız ve tanımımız insan merkezci. Bir şeyin çöp, atık, kirlilik veya ekolojik tahribat olup olmadığını hâlâ bizim koyduğumuz ayrımlar ve tanımlar belirliyor; ortaya sonunda bir ürün çıkınca o şey bunların hiçbiri olmuyor, kategori atlıyor. Mücadele de inşaat bitene kadar. Oysa bu bizim, insanı her şeyin merkezine koyan, bu dünyanın tamamen ve sadece bize ait olduğunu söyleyen, zamanla içselleştirdiğimiz bakış açımız. Örneğin, bir su sorunu vara o biz su bulamadığımız sürece bir ekolojik sorun. Herhangi bir doğal habitatı bozan bir yapılaşma varsa o da bitene kadar bir ekolojik sorun. Ondan sonra da ancak o yapıda yaşayanların rahatı başka yapılaşmalarla veya müdahalelerle bozulursa bir sorun, bir ekolojik tahribat. Ama böyle yaklaşırsak konuya denecektir, yani yapılaşmayı bittikten sonra bile ekolojik tahribat olarak göreceksek, o zaman bu tüm modern uygarlığımız anlamına gelmiyor mu? İşte zurnanın zırt dediği yer. Hikâyeden ekolojik olmakla gerçekten ekolojik olmanın ayrıldığı sınır. Ya bu sınırı geçeceksin, Rubikon’u, ya da kendini tatmin amaçlı yalancı çevreciliğe, doğacılığa devam edeceksin. Sonunda bir işe yaramayacak ama sen tatmin olacaksın, stresini atacaksın. O da bir şey. Ya da yeni ilkelere, bakış açılarına, duruşlara ve mücadele yöntemlerine geçeceksin. Bunları bile sana sistemin vermesine izin vermeyeceksin. Örnek, ilk önce ekolojik ayak izi vardı, sonra BP petrol şirketi geldi bunu karbon ayak iziyle değiştirerek hedef saptırdı. Kendi tanımlarını ve değerlerini yaratacaksın. En önemlisi de tarafını seçeceksin. O kısım da bu dizinin son yazısı olsun. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Kayık Bitiyor da Deniz de Bitiyor Sanki
Bir süredir sessizdim. Pek bir şey paylaşmamıştım kayıkla ilgili. Sessizdim diyorum ama pek o kadar da değildim kafamın içinde. Bir dolu düşünce, kendimle konuştum da konuştum bir süre. Birkaç aydır tek başıma çalışıyorum kayıkta. Özlem bir süredir devre dışı. Menüsküs. Tedavi oldu, geçiyor. Yakında tekrar dönecek kayığa. Tek kalınca da iyice keşiş sığınağı oldu kayık bana. Latmos’takiler gibi. Tek fark, kayalardan değil de ahşaptan. Sığınak deyince kaçıp saklanmak geliyor akla. Belki bende de biraz öyle oldu ama keşişlik bu değil. Dışarıyı paranteze alarak inzivaya çekilip daha derine, asıl hedefe, asıl yola kilitlenmek. Ama hangi asıl hedef, hangi yol? İşte sorular da buradaydı, kendimle konuşurken yanıt aradığım sorular, bir yandan usul usul çalışırken. Bazen kıskanıyorum modern insanı. Ne yolu, ne hedefi? Hayat kısa, günü yaşa, gez, keyfini çıkar, senden sonrası tufan, sana ne dünya işlerinden. Kimine göre doğrusu da bu. Antik çağ stoacılarının dediği gibi yani. Taa o zamandan girmişler bu konuya. Dış dünyayı, dış koşulları kontrol edemezsin, senin elinde değil onları değiştirmek. O zaman takılıp kalma bu değiştiremediklerine, onun yerine değiştirebileceklerine yoğunlaş. Ya da değiştirebileceğine, yani kendine. Galiba herkeste çalışmıyor bu felsefe? Ya da belki de hiçbir zaman bir seçim yok. İnsanlar baştan bu şekilde ayrılıyorlar ama seçtiklerini düşünüyorlar. Diğerini seçecek kapasiten yok zaten ama seçim yaptığını sanıyorsun. Mesela fizikteki kaos teorisinin o meşhur kelebeği olarak da düşünebilirsin kendini. Yani bir yerde çırptığın kanatlarının, sonunda, eninde sonunda, başka bir yerde büyük bir değişime yol açacağına da inanabilirsin. Bu da diğer seçenek, ya da öyle doğulan diğer durum, kişilik biçimi. Bence hiçbir zaman seçenek yok. Ya birisin ya da diğeri. Ben sanırım ikinci türdenim ve galiba kelebek de bu kayık olacak. Yelkenden kanatlarıyla ahşaptan bir kelebek. Yalnız bu kelebeğin denize ihtiyacı var. İşte son günlerde beni meşgul eden konu da bu. Kelebeği inşa edebilirim, tüm zorluklarına rağmen, ama denizi ne yapacağım? Stoacı buyruğun aksine, bu projenin başından beri benden kaynaklanmayan ve ilk bakışta değiştiremeyecekmişim gibi gözüken çok sorunla boğuştum. İyi kötü de alt ettim bunları. Ama şimdi, “mutlu sona” yaklaşırken, öyle bir sorun belirdi ki, sanki bu sefer duvara tosladım. Evet, deniz. Deniz bitiyor. Alıştığım deniz, uzun yıllar üzerinde oradan oraya gittiğim deniz, yani olması gereken deniz süratle tükeniyor. Biter mi hiç deniz, diyeceksiniz. Öyle bir biter ki, eğer sadece üzerinde yol alacağınız su, sadece bir mavi su kütlesi olarak görmüyorsanız, sizi mutlu etmekle yükümlü bir araç olarak bakmıyorsanız ona. Aksine canlı, ilişkiye girilecek ve girmeniz gereken bir habitat olarak bakıyorsanız. Şimdi tam da tersini yapıyorlar ve bir habitat olarak yok oluyor. Yavaş yavaş başka bir katman belirdi denizin üzerinde, bir yağ tabakası misali, onu giderek boğan, sıkıştıran, yavaş yavaş bozarak bambaşka bir şeye dönüştüren. Başka bir deniz diyeceğim dilim varabilse, değişik bir deniz. Hatta belki bir ilerleme, ilkinin üzerinde bir gelişme. Ama olmuyor. Çünkü gördüğüm şey tam da tersi, sağlıklı bir bedenin içine girmiş ve onu yavaş yavaş ele geçirerek hasta eden bir virüsün yayılması. Tüketim kültürünün denize taşıdığı bir kanser. Deniz kanseri. Kapitalizm, her şeyde olduğu gibi, burada da giderek artan bir hızda kendi denizini yaratıyor. Paranın, alışverişin, gösterişin, değişik tür eğlenmenin, keyif almanın denizi, tüm bunlar için denizi nesneleştiren ve araçsallaştıran bir deniz kanseri. Bir istila, bir taşma, kapitalistleşmiş karanın denize taşması, metastazı. Sadece kalabalıklaşma da değil, bir de yapılaşma, çok daha ciddi bir sorun, dağı, taşı, denizi yapılarla doldurmak. Kayık bu yeni taşmanın içinde yer bulmak zorunda artık, eğer vazgeçmeyeceksem projeden. Öyle bir niyetim de yok. Ama nasıl olacak? Marjinal alanlara mı kaçacağız? Muhtemelen. Diğerlerinin gidemediği, gitmeyi beceremediği ve dolayısıyla sakin bıraktığı. Boş değil, sakin. Hiçbir zaman boş değiller. Bu ayrım önemli, sonra tekrar geleceğim buna. Abartıyor muyum? Sonuçta hâlâ gidecek yerler var. Kaçılacak yerler kimine göre. Ne bileyim, yazın çıkmazsın, kışın çıkarsın. Farkındayım ve zaten planım da buydu. Ama ya birkaç yıl sonrası. Gidişat. Boş ver, şimdiden düşünme, kim öle kim kala, öyle değil mi? Tam öyle değil. Amacım sadece kendime sakin veya boş bir yer bulmak olsa, yani derdim sadece ben olsam, o zaman bir yeri kaybedince başka bir yere giderim. Ama bu değil. Yerin kendisi de önemli, ne anlama geldiği, yoldaşlığımız, içinde doğup büyümüş olmam, beni yapmış olması. Eğer beni doğru yapmışsa o zaman bu yıkımda, bu istilada yanında olmam gerek, öyle değil mi? Peki, tam olarak neden bahsediyorum? Ne oluyor denize? Çünkü farklı bir sakinlikten ve bunun bozulmasından, bir bakıma farklı bir çevre kirlenmesinden bahsediyorum. Burada ana unsur yapılaşma ve onu normalleştirmemiz. Modern çevrecilerin de ekoloji aktivistlerinin de büyük ölçüde atladıkları bir kirlenme türü, bir bozma, yok etme, ekolojik bozulma. Muhtemelen çoğumuz umursamıyor, oysa umursamalıyız. Ben umursuyorum. Yalnız bu yazı yeterince uzadı. Bir sonraki yazıda, pek yakında, somut argümanlarla biraz daha açacağım konuyu, nasıl yapılaşmanın denizi bitirmekte olduğunu. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Motorsuz Kayık – Merak ve Cesarete Yolculuk
Motorsuz kayık. Sık sık vurguluyorum: “ama motorsuz olacak.” Bu zamanda, bu yüzyılda. Neden? Soruyorlar. Kimisi de sormuyor, söylüyor. “Olmaz abi … Sürüklenirsin …Eskisi gibi değil artık …Ufak da olsa motor lazım … acil durumlar için” “Ufak da olsa mı? Ama proje motorsuz kayık, nasıl olacak motorlu motorsuz?" ... "Olsun abi” Aslında 1930’ların yelkenlisini yapmaya çalışmıyorum. Yapayım da böyle bir yelkenli bir yerde dursun, insanlar görsün değil amacım. Yaşamak, bu yelkenliyi yaşamak istiyorum. Yaşasınlar istiyorum. Orijinal haliyle. O günkü haliyle. Motorla o günkü hali olmaz ki. Motorsuz bir yelkenli kayığından destek alırken - Foto: Naftotopos İtirazları düşünüyorum. Aklıma takılıyorlar. Neden bu itirazlar, diyorum. Adamın biri böyle bir şey yapıyor, ne kadar ilginç, yapsın da görelim nasıl bir şeymiş demek varken ama öyle değil. Yapmamalısın, olmaz, kesinlikle motor koymalısın. Deniz bu, bilemezsin. Sanırım biliyorum biraz. İlk kez çıkmıyorum. Hatta ilk on yaşımda gördüm öfkesini denizin. Hem de ne öfke. Hâlâ zihnimde babamın, Cihat Kaptan'ın, başından aşağı dalgalar geçerken dümen tutan görüntüsü. Korkardı denizden, o zaman da korkmuştu, zaten korkmak da gerekirmiş denizden, öyle derdi yaşlı denizciler, ama yine de cesurdu ve meraklıydı. Motorsuz yelkenliler demirde, hava azmış - Foto: Naftotopos Motorsuz da dolaştım. Bir kere de değil. Ama motor vardı içeride di mi, diyeceksiniz. Vardı da çalışmıyordu ki, ve ben yelkenlerimle denizin ortasında gidiyordum yine de. Yanaşıyor, kalkıyor, manevra yapıyor, daracık koylara girip çıkıyordum. Ama ufaktır o yelkenli, diyeceksiniz. Yoo, yirmi üç metre kocaman bir şeydi. Geleneksel ayna kıç. Ahşap, buranın kayığı. Tekir Burnu’nun önünde altı kuvvet havada, yelkenler açık, motor kaput. Ben bir elimde cenovanın ıskotası, camadansız, gözlerimse, rüzgârın şiddetin eğilmiş direğin ucunda. Neyse benim deneyimimi bırakalım bir kenara. Ben niye motorsuzluğa bu kadar itiraz, ona takıldım. N’olacak, batar giderim. Yok, bu itirazlar farklı. Batmak falan değil mesele. Sanki kutsal, tanrısal bir buyruğa karşı çıkıyorum. Sanki sürüden ayrılmanı istemiyorlar. Herkes, her şey aynı kalsın, farklı bir şey olmasın. Yok, yok, tam bu da değil. Bence birinin çıkıp farklı bir şey göstermesinden hoşlanmıyor bu itirazcı arkadaşlar. Boşuna mı bu teknoloji? Boşuna mı harcadık bu kadar parayı? Niye biri çıkıp daha geriye gitmek ister, daha geri bir teknoloji ister, ilerlemeye aykırı hareket eder? Ah, o büyük ilerleme masalı modern yaşamın. Gerçekten ilerledik mi? Motorsuz yelkenliler karada, kıç bodoslamalar dümdüz, pervane yatağı yok - Foto: Naftotopos Konfor alanından, alışıldık yaşam tarzından, alışıldık düşünce kalıplarından çıkmamayı anlıyorum da niye herkesin aynı konfor alanında kalması gerektiğini dayatıyorlar, işte mesele bu. Soru bu. Düzene itiraz gelmesin, kimse bu masala dokunmasın. Sanırım bu. Ama maalesef dokunacağım. Meraklıyım çünkü. İnsan olduğumdan olsa gerek. Elbette herkes insan ama sanırım büyük kısmımızın içinde yok artık bu çok değerli özelliğimiz. Biraz da cesaret tabii. Onsuz olmaz. Maço cesaret değil, özel bir cesaret bu. Bilinmeyene atılmak, dalmak. Risk hesapları yapmadan dalmak. Korksan da korkmadan. Nasıl oldu sanıyorsunuz bugünün teknolojisi, teknolojileri, bugünkü hayat? Merak ve cesaretle. İnsan ve Merak - Foto:Naftotopos Biraz da Zorba’ya kulak veriyorum? Ne diyor? “İnsan biraz deli olmalı, yoksa zincirlerini nasıl kırabilir?” Bunun gibi bir şey. Ana fikir bu. Bende de aynı hesap. Sevmiyorum zincirleri. Merak artı cesaret eşittir delilik. Deli İbram Kaptan, Deli Tahir Kaptan, Deli Hüseyin Kaptan… Çoktur Bodrum’un eski denizcileri arasında deli. Şimdi değişti o. Yok artık o tür delilerimiz. Kiracıyım ben, öyle görüyorum yaşamayı, yaşama kiracı. Sözleşmenin bitiş tarihi belirsiz. Bugün evden çıktığımda da bitebilir, on yıl sonra da. Hatta merak ve cesaret daha da kısaltabilir. Ama olmuyor işte, öbür türlüsü de yaşamak olmuyor. Bu ikisinden mahrum, ne kalıyor geride? Şair de öyle dememiş mi Yaşamaya Dair'de? Merak artı Cesaret işte İnsan Sürekli konfor alanlarımızda risk hesapları, güvenli yaşam konuşmaları yaparak, merak etmeden, icat çıkarma başımıza diyerek. ... Merakının peşinden gitmeni sağlayacak o cesareti yüzünde hissetmeden, o hissin getirdiği tatmini gözlerinle yaşamadan, hatta hiçbir zaman yaşamadan cesur olmayı. Bu mu olmalı yaşamak? Bu bir yaşama felsefesi. Motorsuz kayığın motorsuzluğu bir şeyi kanıtlamak için değil, mesela ne kadar iyi denizci olduğumu, ama bizden bu felsefeyi, merakı ve cesareti çalmış nesneden kurtulmak. Merak ediyorum motorsuz beni, motorsuz denize, doğaya gitmeyi, böyle yaşamayı. Ne mutlu ki hâlâ bu adımı atacak, yeni, farklı bir şeye atılacak cesaretim var. Evet biraz deli olmalıyız, eğer çok şikâyet ettiğimiz hayatlarımızı, ki ediyoruz, şenlendireceksek. Sonunda kısaltsa da hayatımızı deliliğimiz, ben yaşadım, diyebilmek için o son dakikada. Mesele de bu … sadece fiziksel değil, her şeyiyle yaşamak yaşamayı. Timuçin Binder - kayik1934.org Sitemize üye alıp bizi takip ederseniz mutlu oluruz. (Herhangi bir sasyfada aşağıya inin)
- Teknolojinin İnsanı Önemsizleştirmesine ve Teknoloji Efsanesine Karşı Doğal Denizcilik
Bu temayı çok işleyeceğim yazılarımda. Bu proje bir yandan da bize dayatılmış, bence yanlış kültürel ve ideolojik kalıpları ve düşünceleri irdeleme projesi. Teknoloji bunların başında geliyor. Yapmakta olduğumuz yelkenlinin arması Son yazımı “Peki neden sakoleva? Neden yereli yaşatma çabası? Ne gerek var” diyerek bitirmiştim. İşte gereklerden biri başlıktaki düşünce. İki ayrı konu var burada. Sakolevadan başlayayım. Yereli yaşatma tartışması geniş bir konu, daha sonraki yazılar olsun. Projenin sitesinde ufak bir bölüm ayırmışım Neden Sakoleva sorusuna. Orada birkaç sebep sıralamışım. Onlardan birini alıyorum buraya. Diğerlerini şuradan okuyabilirsiniz https://www.kayik1934.org/motorsuz-yelkenli Başlık “Neden artık var olmayan bir yelken seçtik?” Gerçekten de artık yok bu yelken. Yoksa bir sebebi var, değil mi? Ona da geleceğim ama ilk önce niye bu yelkeni istiyorum. Sakolevayı seçmemin ikinci sebebi olarak şunları yazmışım. Teknolojik yelkencilikle değil, doğal yelkencilikle ilgilendiğim için: Teknolojik performans yelkenciliği ilk önceliğim değil. Bizi bedenlerimiz ve doğayla daha çok buluşturacak ve şaşırtacak yelkenler istiyorum. Hele ki yerel olmayan yelken türlerini hiç istemiyorum. Sakoleva tırhandil, foto: naftotopos Teknoloji ilk bakışta hayatımızı epeyce kolaylaştıran bir şey. İnsan alet yaparak çeşitli çözümler üretebilen bir canlı. Tek değil. Başka canlılar da var alet kullanabilen. Yapabilen çok daha az. Bizim farkımız, muazzam büyüklükte aletler yapabilme kapasitemiz. Örneğin, uygarlığın kendisi bile kocaman bir alet aslında, milyonlarca parçası olan bir alet. Ama şöyle bir sorun var. Kendi bedenlerimizin yetersiz kaldığı yerlerde alet yapıp kullanmamıza tamam. Bence teknoloji bundan ibaret olmalı. Ama biz bedenlerimizle çözebileceğimiz işlemler için de aletler yapıyoruz. Ve artık çok fazla sayıda. Deniz aracı bu konuda iyi bir örnek. Bazı su birikintilerini kendi bedenlerimizle aşmamız imkânsız. Özellikle kalabalıksak. Bu durumlar için böyle bir teknoloji geliştirmişiz. Ya da mesela makara. Yelken basacaksınız ama gücünüz yetmiyor. Makarayı icat ediyorsunuz ve o yelkeni basıyorsunuz. Daha sonra ikisini, üçünü bir araya getirip palangayı icat ediyorsunuz. Daha da fazla güç elde ediyorsunuz. Yüzlerce yıl sonra bu palangaları tek bir vincin içine sığdırıyorsunuz. Yerden kazanıyorsunuz. Siz bir koluyla vinci çevirirken arkadaşınız da halatın ucundan çekiyor. Sonra tasarımı geliştiriyorsunuz, arkadaşınıza gerek kalmıyor. Sadece vincin kolunu çevirerek iki işlemi tek başınıza yapıyorsunuz. Sonra elektriklisini yapıyorsunuz, size de gerek kalmıyor. Bir tek düğmesine basıyorsunuz. Farklı bir açıdan bakalım. Makara gerçekten bir ihtiyaçtı, şarttı, gücümüz yetmiyordu. Vinç bu anlamında bir ilerleme değil aslında, makaranın/palanganın yaptığı işlemi farklı bir biçime sokmuş bir alet. İlk önce yerden kazandırdı, sonra insan sayısından. En sonunda da hiç insan kalmadı. Denizci ve makaraları, foto: naftotopos Yerden kazandık diyoruz ama bir dakika, daha dikkatli bakalım olaya. Palangalar hareketlidir, işiniz bittiğinde kaldırıp bir kenara koyabilirsiniz. Hatta aynı palangayı birden fazla yerde kullanabilirsiniz. Vinç ise sabittir, aynı vinci başka yerde kullanamazsınız. Bir veya birkaç palanga size yeterken şimdi her palanganın yerine sabit bir vinç monte edersiniz. Ederken de bol bol delik açarsınız. Aslında yerden kaybedersiniz. Tabii bu vinçlerin parası, üretimi, bu üretimin dünyadaki karbon ve ekolojik ayak izlerini arttırması da ayrı bir konu. Geleneksel yelkenlide yelken basarken ve çevrelerindeki "ilkel" ama fazlasıyla iş gören donanımlar Gelelim insan sayısından kazanmanıza. İlk önce halatın ucundaki arkadaşınız gitmiştir. Kapitalist açıdan bakarsanız bu verimliliği arttırır. Aynı işi daha az insanla yaparsınız. Böylece üç, dört kişi kullanacağınız tekneyi iki kişi ve hatta tek başınıza kullanmaya başlarsınız. Ama sosyalleşmeden kaybetmişsinizdir. Bu sohbet edecek insan anlamında değil, beraber çalışacak insan anlamında bir kayıptır. Dayanışma ruhunu güçlendirecek, aradaki sosyal ilişkiyi daha da güzelleştirecek bir şey yok olmuştur. Çeşitli makaralar Bir de elektrikli vinç gelince artık kendi bedeniniz, yani siz de işlemin dışında kalırsınız. İşlem sosyalleşmesi gitmişti, fiziksellik, yani bir nesneyi kullanarak kendinizle kurduğunuz ilişki de gider. Sadece ilişki değil, bedeninizi kullanmanız sonucunda uzun vadede gelen mutluluk ve sağlıkta da aksamalar başlayacaktır. Onlar için de başka nesnelere başvurursunuz. İş burada da bitmiyor. Verimlilik kazancı deniyor ya, ama tüm tabloya bakılmıyor, yani o meşhur büyük resme. Çünkü bu vinçler ahşap makaralardan çok daha pahalıdır. Genelde ileri teknoloji çok daha pahalıdır. Daha fazla çalışırsınız bunları alabilmek için. Yani daha fazla yıpranırsınız. Daha gençken yapacağınız iş için çok daha ileri yaşları beklersiniz. Tabii bu arada tamirat, yedek parça vs gibi konularda da dışarıya bağımlı olursunuz. Hatta bir süre sonra teknoloji bağımlısı olursunuz. Size sunulan güya daha iyisini, daha gelişmişini istersiniz, yeni modelleri kovalarsınız. Çünkü artık kendinize değil, nesneye bağlanmışsınızdır. Kendinize nasıl bağlanacaksınız ki, bu kadar teknoloji kullanınca kendi kapasitenizi unutursunuz, hatta hiçbir zaman farkına bile varmazsınız. O şans verilmez size. Çünkü o aldığınız teknoloji bir yandan da garip teorilerle, sizi, bu teknolojiye ihtiyacınız olduğunuza ikna etmeye çalışan manuellerle, anlatılarla, şehir efsaneleriyle gelir. Ve zamanla bir de bakarsınız ki, aslında o gerekmeyen teknolojilerin hizmetine girmişsiniz. Bu sadece makara vinç örneğiydi, acaba en büyük teknolojimiz olan uygarlığın ne kadarı gerçekten gerekli, ne kadarı da gereksiz ya da sadece kapitalist sistemin var olması için var? Bir de onu düşünmeliyiz. İşte bu yüzden sakoleva kullanmaya karar verdim. Bu yüzden bu proje. Teknoloji efsanesine karşı doğal denizciliği ve doğala dönüşü özendirmek, en azından bu fikri düşündürmek için. Timuçin Binder kayik1934.org Projemizi desteklemek isterseniz Destek sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
- Yerel Denizciliğimizi Kapitalist Denizcilikten Nasıl Koruyacağız?
Baştan vereyim cevabı: yerel yelkenlerimize sahip çıkarak. Özel bir yelkenli yapıyorum. Bir sakoleva tırhandil. Tırhandili biliyoruz çoğumuz da sakoleva ne? Yelkenin ve de armanın adı. Ege'nin Yarım Latin armalı çırnığı Aynı gövdenin üzerine farklı yelkenler açılabilir. Geçmişte birçok yelken türü kullanmış tırhandiller: Sakoleva, latin, pıraçera ve randa. Sanırım bu dördünden bir kısmımız latin ve randa terimlerine aşina olabilir. Diğer ikisi, sakoleva ve pıraçera, muhtemelen tamamen yabancı terimler bugünün yelkencisine. Ama Ege’nin denizcilik kültürüne değil. Yüzlerce yıl kullanılmış bu yelkenler. Sakoleva en son 1930’ların sonunda görülmüş. Daha ufak versiyonları tulum yelken adı altında 1950’lerin başına kadar gelmiş. Başlangıcıysa çok eski. İki bin yıldan fazla. Ege denizcilik kültürünün en eski ve dolayısıyla en uzun kullanılmış yelkenlerinden. Artık yok. Tıpkı latin, pıraçera ve randa gibi o da yok olmuş. Tırhandil Ege’ye ait bir gövde biçimi. Üç bin yıllık geçmişi olduğu söyleniyor, kimisi altı bin yıl bile diyor. İkisi de yanlış. Çok yeni bir gövde biçimi. Tarihsel kayıtlara göre üç yüz küsur yıllık. Hadi daha öncesi var diyelim, beş, altı yüz yıl olsun. Maalesef abartmayı seviyoruz. Kim attıysa bu iddiayı ortaya epey desteksiz atmış. Neyse konumuz tırhandil değil, geleneksel yelkenli. Tırhandile sonra geliriz. Sakoleva yelkenli tırhandil Geleneksel kültür ya da yerel kültür. Günümüzde hâlâ yapılan tırhandillere baktığımda, geleneksel bir gövde olarak tırhandili korumaya, yaşatmaya çalışıyoruz çalışmasına da neden bunu yarım yapıyoruz, niye geleneksel, yerel bir denizcilik değerimizin üzerine modern bir yelken ve buna karşılık gelen modern bir arma yerleştiriyoruz, diye soruyorum kendime. Hiç tarihte modern markoni yelkenli tırhandil olmuş mu? Sakoleva yelkenli bir süngerci aktarması Olmamış elbette. Ege’nin yerel denizcilik kültüründe markoni yelken yok. Hatta dünyanın birçok bölgesinde yok. Benim bildiğim bir tek Bermuda civarında bir geleneksel yelken tipi olarak var olmuş. Yanılmıyorsam on yedinci yüzyılda kayıtlara geçmiş. Zaten o yüzden bermuda yelken de demişler. Onun dışında pek yok böyle bir yelken tipi. Muhtemelen bu yelken tipi Ege’ye kadar gelmiş yerel kültüre dahil olmuş. Huri ya da pena olarak adlandırılan markoniye çok benzer bir yelken var geçmişte. Zaten Bermuda kültüründeki yelkene de çok benziyor bu haliyle. Huri veya Pena Yelken Modern markoni yelken küreselleşmenin yelkeni. Biraz emperyalist bir yelken, yerel denizcilik kültürlerinin içine sızıp diğer yelkenleri ortadan kaldıran bir yelken, bir tür yelken virüsü. Yelkencilik kitleselleştikçe, önemli bir para kaynağına dönüşünce, kapitalistlerin daha fazla satış için yaydıkları, hatta icat ettikleri bir yelken. Fiber yelkenlilerde kullanımını anlıyorum. Fabrikasyon yelkenliler. Modern yelkenliler. Baştan öyle tasarlanmışlar. Geleneksellik veya yerel kültür iddiaları yok. Ama bizim kendi kültürümüzün, yüzlerce yıllık denizcilik kültürümüzün teknelerine, yelkenlilerine niye markoni koyuyoruz? Hadi koyduk, bu yelkenlilerin yerel denizcilik kültürünü temsil ettiklerini nasıl iddia edebiliyoruz? Bu yelkeni mi kullanmışlar geçmişte? Motor yat değil ki bunlar, yelkenli. En önemli unsurları, yani yelkenleri yerel değil, geleneksel değil. Olsa olsa yarım geleneksel yelkenliler diyebiliriz bunlara. Altları geleneksel, üstleri modern, hatta ultra modern bazı durumlarda. Yani biraz garip yerel yelkenliler. İşte yerel denizcilik kültürümüzün tamamen yok olmasını önlemek için böyle bir işe soyundum. Projenin tek hedefi bu değil, hatta asıl hedefi bile değil. Onu uzun uzun anlatacağım diğer yazılarımda, Gerçi siteye gidip şimdiden okumaya başlayabilirsiniz. Hatta üye de olun bence. kayik1934.org Evet, yerellik, yerel kültürün korunması asıl hedef değil ama asıl hedefin çok önemli bir ayağı. Başka ülkelerde buna dikkat etmeye başladılar bir süredir. Geleneksel tekne gövdelerine geleneksel yelkenlerini koyuyorlar. Yani sadece geleneksel gövdelerini değil, geleneksel yelkenlilerini yaşatmaya çalışıyorlar. Yarım yamalak yapmıyorlar yerel denizcilik kültürlerini koruma işini. Her şeyiyle, yelkeniyle, armasıyla yapıyorlar. Ben de, ilk önce kendimle dürüst olma adına, eğer yerel denizcilik kültürümüzü yaşatmaya çalışacaksam, bu işin doğrusu böyle olmalı dedim ve bir sakoleva tırhandil yapımına giriştim. Peki neden sakoleva? Neden yereli yaşatma çabası? Ne gerek var? O da bir dahaki yazıda. Diğer yazılarda. Timuçin Binder kayik1934.org
- Armamızın Direk ve Gönderi
Taşınma sırasında direğimizle gönderimizi kayığın üzerine yerleştirdik. Böylece her ikisinin kayığımıza göre oranlarını görme imkânım oldu. Direğimiz güverteden 8.5 metre. Gönderimizse 15 metre. Kayığımızın 11.5 metre boyuyla karşılaştırınca gönderimiz epeyce dışarıya taşıyor. Yatay pozisyona indirdiğimizde epeyce büyük bir tente de açabileceğiz. Fotoğraftan vinci silip elimden geldiğince hem direği hem de gönderi olacakları konumlarına yerleştirdim ve ortaya böyle bir şey çıktı. Kırmızı çizgiler sakoleva yelkenin yaklaşık sınırları. Pek ufak bir yelken alanı değil. Neredeyse yüz yıldır kullanılmamış bir yelken alanı olarak ilginç bir deneyim olacak.
- Kayığın Direnişi
Bir süredir sessiz Kayık1934. Zorluklar bekliyordum ama bu kadarını değil. Yine usta sorunu. Soruyorsun kaça yaparsın, veriyor fiyatını. Hiç pazarlık etmeden kabul ediyorsun. Tarih veriyor, tamam diyorsun. O tarihte teslim edemiyor, boş ver diyorsun. Sonra kendi verdiği fiyatın az olduğuna hükmediyor. Ama aylar sonra. Tekrar arttırıyor fiyatı. Öyle az da değil. Neredeyse iki katı. Hem de sona yaklaştığımızda. Çalışmayı bırakıyor, haber vermiyor. Söz sözdür. Tutulamayacaksa aylar önceden gerekli uyarı yapılır. Mümkünse hemen başlarda. İşler iyice ilerledikten sonra değil. Tabii burada başka bir niyet de olmuş olabilir, artık bilemiyorum. Beni mi buluyor bu sadece? Hayır, alışıldık bir kalıp, tekne yaptıran çoğu insan yaşamıştır. Benim de ilk tekne deneyimim değil bu zaten. Elbette düzgün ustalar da var ama kimse alınmasın, azınlıktalar. Sözüm onlara değil. Uzatmaya gerek yok. Bu bir oyun. İsterseniz dahil olur, yalvar yakar pazarlık, razı edersiniz ustayı ama sonuçta o sözünü tutmamış ve siz de boyun eğmiş olursunuz. Ya da katılmazsınız bu oyuna. Çünkü boyun eğdiğiniz takdirde bu düzenin parçası olursunuz. Artık diğeri kadar siz de ortaksınızdır bu çalışma şeklinin, bu çarpık düzenin devamına. Zaten bir kere boyun eğdikten sonra da artık işiniz şansa kalmıştır. Her an başka sorunlar patlak verebilir. Kayık1934 projesinde etik olmak son derece önemli. Yani ilkeler ve değerler. Sadece yüz yıl öncesinin yelkenlisini yapmıyorum. İlkesel ve etik yapılması gerektiğini de savunuyorum. Bir bakıma geçmişin değerlerinin de peşindeyim. Dolayısıyla bu oyunun, bu çarkın parçası olmayı reddettim. Para değil mesele. Bulunur. Mesele böyle bir düzenin, bu çarkın parçası olmamak. Bu kayık bitecekse temiz bitecek, bu çarpık uygulamalara boyun eğmeden. Sonuçta ilkeler ağır bastığından kayığımızı aldık, yuvasına, Bodrum’a getirdik. Deniz manzaralı eski bir zeytinliğin içine. Zaten böyle bir sorun çıktıktan sonra kalmak saflık olurdu. Bu önemli bir proje. Bir toplumsal ve ekolojik farkındalık projesi. Özen gerektiriyor. Usta dönemi bitti. İki kere denedim, yeter. Kendim bitireceğim. Amatörüm ama deneyimsiz değil. Artık sarılma aşamasındaki bir kayığı bitirmek o kadar da zor değil. Üstelik amatörler daha fazla özeniyor. Evet, bu son olay içimdeki coşkuya, heyecana darbe vurdu. Güzel şeyler yapmaya çalışmak bu kadar da zor olmamalı, bu kadar mücadele gerektirmemeli. Diğer yandan, taşıma sırasında, başta Bodrum Belediyesi yetkilileri ve çalışanları olmak üzere birçok kişi yardımcı oldu. Zor bir operasyonu başarıyla gerçekleştirdik. Sadece kayığı değil, tüm ağaçlarımızı da taşıdık. Herkese teşekkür ediyorum buradan. Kayık projesi gerçekten bir yolculuk oldu şu ana kadar. Hatta bir sınav. Önceliklere, neyi seçmem gerektiğine dair bir sınav. Mükemmel olmaya çalışmıyorum, böyle bir iddiam yok, sadece elimden geldiğince ilkeli ve etik olmaya çalışıyorum. Gözümden kaçan durumlarda da uyarıldığımda gerekeni yapacağım. Ama hiçbir zaman ne yapalım bu dünyanın düzeni böyle diyerek yanlış uygulamaların, bozuk düzenin parçası olmayacağım. Daha fazla çalışmak zorunda kalabilirim, masrafım da artabilir ama ufak da olsa bir şeylerin düzelmesine katkıda bulunacaksam, bunun yolu ilk önce ilkeli davranmaktan geçiyor. Bundan ödün vermeyeceğim. Kolları sıvadım. Şu anda açık hava atölyemi hazırlıyorum. O bitince kaldığımız yerden devam. Sağ olsunlar, projemizin destekçileri de yalnız bırakmadılar beni bu taşıma sürecinde. Bir kısmı karınca kararınca masrafa ortak oldu. Bir kısmı fiziksel olarak ağaçların taşınmasına yardım etti. Bir kısmı da alet konusunda destek oldu. Bu projeye tamamen yalnız da kalabileceğim ihtimalini düşünerek girdim ama bakıyorum da tam tersi oldu. O halde bu kayık biter. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Ege Denizciliğinin En Eski Adaları
Cumartesi günü güzel bir yürüyüş yaptım dağlarda. Gökova Körfezi’nin girişinde, Bodrum’un bir parça doğusunda, Orak Adası’nın bulunduğu bölgede. Tam Orak Adası’nın karşısındaydım, Dangır denen yerde. Aşağıda, Dangır Yalısı da diyebileceğimiz yerde çok ufak bir koya iniyordum. Kuzeyli bir hava olduğundan görüş epey iyiydi. Her zaman böyle olmuyor. Aşağı yukarı güney batı yönündeki Yunan adaları epey net gözüküyordu. Şöyle bir fotoğraf çektim. Nisiros’u ayırt etmek çok kolay. Büyük bir ada ve o yüzden normal havalarda da gözükür. Diğerleri her zaman bu kadar net gözükmez. Zorluk sırasına göre Gyali’yi hayal meyal görürsünüz de diğer ikisi, özellikle de Pergusa zordur. Bu kadar iyi görünce fotoğraflarını çektim ve eve dönünce bir de Google Earth’ten iki resim çıkarttım. Burada sağda Kos’un ucu da gözüküyor. Bu ufaklıklar ve arkada iki ada, Pakheia ve Kandelusa, Kos ile Nisiros arasında ufak bir arşipel denizi oluşturur. Arşipel denizlerinde dolaşmayı çok seven bir denizci olarak kayığı denize indirdikten sonra sık sık buralarda dolaşmak istiyorum. Keşke iki ülke arasındaki sınır daha hoşgörülü olsa da sık sık gidebilsek birbirimizin adalarına ve denizlerine, aslında beraber paylaşmamız gereken bu yerlere. Bu ufaklıklar, özellikle de Gyali, başka bir açıdan da önemli benim için. Bodrum yöresinde denizciliğin en az 9.000 ve hatta muhtemelen 10.000 – 11.000 yıl önce başladığının kanıtı bu adalar. Yani bir denizcilik tarihi araştırmacısı olarak da önemli adalar bunlar benim için; Ege Denizciliğinin tarih ve coğrafyası açısından önemli bir bölge burası. Ayrıca bu yörenin bir denizcisi olarak da epey heyecanlandırır beni bu ayrıntı. Onları böyle uzaktan da olsa gördüğümde hep o binlerce yıl önce kürek çekerek bu adalara gidip gelmiş Ege'nin o ilk denizcilerini hatırlar, aramda bir bağ hissederim onlarla. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Kayığımızın Sakoleva/Açevela Gönderi
Bir süredir kayığımızın gönderinin bitmek üzere olduğundan bahsediyorum. Sık sık da açevela gönderi terimini kullanıyorum. Nedir bu gönder veya açevela gönderi? Bilen biliyordur da bence bilmeyenle çoğunluktadır diye düşünüyorum. O yüzden kısaca değineyim. İsmail Bilge Usta kayığımızın gönderini yuvarlarken Denizcilik dili sözlüklerine baktığınızda, özellikle eskilerine, sakoleva yelkenin tanımında açevela gönderiyle açılan yelken açıklamasını görürsünüz. Açevela gönderi terimine bakalım. O da, özellikle pupa seyirlerinde, bir yelkenin ıskota ucunu gergin tutmak için kullanılan ince uzun çubuk veya sırık olarak tanımlanmıştır. Sakoleva armalı bir kayık. Bunu Ege sakolevası olarak da adlandırabiliriz. Çünkü başka yörelerde yelken direğin önüne geçmiyor. Sakoleva yelkende de aynı şekilde kullanılır gönder ama bu uç ıskota ucu değildir. Sakoleva yelken dört köşelidir. Gönder onun kıç yönündeki üst ucunu gergin tutmak için kullanılır. Bu cunda ucudur. Yelkenin başa doğru diğer üst ucu da direğe bağlanmıştır. Gönderin baş taraftaki alt ucuna da yelkenin karula ucu bağlanmıştır. Yani seren yelkenin baş alttaki ucundan üst kıçtaki ucuna doğru çapraz bir şekilde konumlandırılmıştır. Sakoleva armalı ufak bir tırhandil. Gönderler serenlerden bu anlamda farklıdır. Yelken üzerine değil, uçlarına bağlanmıştır. Sakoleva yelken ve arma da, dolayısıyla, serenli değil, gönderli armadır. Denizcilik sözlüklerinde buna açevela gönderi denmiştir ama aslında değildir. Çünkü yelkenin ıskota ucunu germez, cunda ucunu gerer. O yüzden bence sakoleva gönderi demek daha uygundur. Bizim kayığımızın ana arması buradakine benzeyecek. Görüldüğü gibi epey uzun bir gönder var. Gelelim bizim göndere. Boyu 14.90 m. Epey uzun bir gönder ve bu da büyük bir yelken demek. Uzun olmasının avantajı gerektiğinde yelkenin ucunu yükseltmek ve böylece daha iyi rüzgâr yakalamak için. Ama hava sertleşirse o zaman gönderi daha yatay konuma almak da mümkün. 14.90 m'lik gönderimiz Ufak piyadelerin sakoleva (tulum) yelkenleri hariç bu kadar büyük bir sakoleva kullanmış hiç kimse yok artık. Fotoğraflar ve bazı kaynaklardaki ufak notlar dışında pek bir şey bilmiyoruz. Gönderler muhtemelen tek ağaçtan yapılıyordu. Bizimki eklemeli. Acaba bu sorun olacak mı? Sonuçta ağır bir gönder. Bu boyda hafif olması zor. Donanımların, yani palangaların da ona göre olması gerekecek ki, rahatlıkla hareket ettirebilelim. Gönder bitmek üzere, makaraları da hazır edince, denize indirmeden önce hem direği hem de gönderi karada dikip test edeceğim. O zaman göreceğiz nasıl bir şey olduğunu. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Yıldız Seyri - Orion ve Kanopus
Sonunda başardım. Telefonumla Orion takımyıldızının genel hatlarının fotoğrafını çekebildim. Genelde akşamları zaman bulabiliyorum spora çıkmaya. Bu sırada, ışık kirliliği olmasına rağmen, en azından kendi mahallemde belli başlı takımyıldızlarını görebiliyorum. Telefonla Orion Takımyıldızı Bu sıralar Orion ve Büyük Köpek takımyıldızları, yani Sirius’un takımyıldızı çok güzel gözüküyorlar. Onu da çektim ama tabii köpek şeklini çıkartamadı telefonum. Ancak gövdesinin dört yıldızı. Ama çıplak gözle başı hariç kalanı gözüküyor bu sıra. Başı da çok silik olarak. Bir keresinde Latmos’ta kamp yaptığımda görmeyi başarmıştım çok net olarak. Sirius'un parçası olduğu Büyük Köpek Takımyıldızı Karşılaştırdığım zaman hiç de fena değil. Basit bir telefon sonuçta. Soldan Sağa Büyük Köpek ve Orion takımyıldızları Dün akşam bir de bir zamanlar antikçağda daha rahat gözükmüş olan Puppis takımyıldızının en azından bizim yarımküreye sarkan ucunu görmeye çalıştım. Işıklardan ötürü göremedim. Dağa falan çıkmam gerekecek. Bizden aşağıdaki gibi bir şey gözükmesi gerekiyor. Arada güvercin ve tavşan takımyıldızları var. Onları görebiliyorum. Puppis Takımyıldızının bizden gözükebilecek kısmı Puppis antikçağda Argo Navis olarak adlandırılmış çok daha büyük takımyıldızının parçasıymış. Daha sonra on sekizinci yüzyılda bir astronom Puppis, Karina ve Vela adlı üç parçaya bölmüş. Karina ve Vela artık bizim zamanımızda burada gözükmüyor. Çünkü o zamandan beri yerlerini değiştirdiler bir parça. Bir tek bu Puppis görülebiliyor. Benim de merakım bu üç takımyıldızı Argo’nun yelkenlisini canlandırdığı için. Argo Navis Takımyıldızı, Argo'nun Gemisi Antikçağ denizciliğinde yıldız seyrinin önemli bir yeri var. O yüzden bu takımyıldızlarının önemli bir kısmı o dönemde tasarlanmış. Örneğin, bu Argo Navis’in başlıca yıldızı Kanopus yıldız seyrinde önemliymiş. Yukarıdaki görselde kanopus yelkenlinin dümeni. Bodrum’dan görmemiz zor ama biraz güneye gidildiğinde, çok uzağa değil, Datça’nın biraz güneyine, görmek mümkün. Ama asıl şu anda inşa ettiğimiz kayığımızı tamamlayınca güneye doğru bir sefer yapacağım. Rodos’un güney ucuna kadar gitmek yeterli olacaktır. Böylece hem antikçağdaki en güney takımyıldızlarını görebilecek, hem de o dönemin Akdeniz’i güneye aşan seyirlerdeki rollerini çalışabileceğim. Denizin ortasında bir gece geçireceğimiz bir deniz seyri. Tabii biraz rüzgâr da gerekecek. Yoksa motorsuz kayığımız hiçbir yere gidemez.











