Boş arama ile 42 sonuç bulundu
- Motorsuz Kayık – Merak ve Cesarete Yolculuk
Motorsuz kayık. Sık sık vurguluyorum: “ama motorsuz olacak.” Bu zamanda, bu yüzyılda. Neden? Soruyorlar. Kimisi de sormuyor, söylüyor. “Olmaz abi … Sürüklenirsin …Eskisi gibi değil artık …Ufak da olsa motor lazım … acil durumlar için” “Ufak da olsa mı? Ama proje motorsuz kayık, nasıl olacak motorlu motorsuz?" ... "Olsun abi” Aslında 1930’ların yelkenlisini yapmaya çalışmıyorum. Yapayım da böyle bir yelkenli bir yerde dursun, insanlar görsün değil amacım. Yaşamak, bu yelkenliyi yaşamak istiyorum. Yaşasınlar istiyorum. Orijinal haliyle. O günkü haliyle. Motorla o günkü hali olmaz ki. Motorsuz bir yelkenli kayığından destek alırken - Foto: Naftotopos İtirazları düşünüyorum. Aklıma takılıyorlar. Neden bu itirazlar, diyorum. Adamın biri böyle bir şey yapıyor, ne kadar ilginç, yapsın da görelim nasıl bir şeymiş demek varken ama öyle değil. Yapmamalısın, olmaz, kesinlikle motor koymalısın. Deniz bu, bilemezsin. Sanırım biliyorum biraz. İlk kez çıkmıyorum. Hatta ilk on yaşımda gördüm öfkesini denizin. Hem de ne öfke. Hâlâ zihnimde babamın, Cihat Kaptan'ın, başından aşağı dalgalar geçerken dümen tutan görüntüsü. Korkardı denizden, o zaman da korkmuştu, zaten korkmak da gerekirmiş denizden, öyle derdi yaşlı denizciler, ama yine de cesurdu ve meraklıydı. Motorsuz yelkenliler demirde, hava azmış - Foto: Naftotopos Motorsuz da dolaştım. Bir kere de değil. Ama motor vardı içeride di mi, diyeceksiniz. Vardı da çalışmıyordu ki, ve ben yelkenlerimle denizin ortasında gidiyordum yine de. Yanaşıyor, kalkıyor, manevra yapıyor, daracık koylara girip çıkıyordum. Ama ufaktır o yelkenli, diyeceksiniz. Yoo, yirmi üç metre kocaman bir şeydi. Geleneksel ayna kıç. Ahşap, buranın kayığı. Tekir Burnu’nun önünde altı kuvvet havada, yelkenler açık, motor kaput. Ben bir elimde cenovanın ıskotası, camadansız, gözlerimse, rüzgârın şiddetin eğilmiş direğin ucunda. Neyse benim deneyimimi bırakalım bir kenara. Ben niye motorsuzluğa bu kadar itiraz, ona takıldım. N’olacak, batar giderim. Yok, bu itirazlar farklı. Batmak falan değil mesele. Sanki kutsal, tanrısal bir buyruğa karşı çıkıyorum. Sanki sürüden ayrılmanı istemiyorlar. Herkes, her şey aynı kalsın, farklı bir şey olmasın. Yok, yok, tam bu da değil. Bence birinin çıkıp farklı bir şey göstermesinden hoşlanmıyor bu itirazcı arkadaşlar. Boşuna mı bu teknoloji? Boşuna mı harcadık bu kadar parayı? Niye biri çıkıp daha geriye gitmek ister, daha geri bir teknoloji ister, ilerlemeye aykırı hareket eder? Ah, o büyük ilerleme masalı modern yaşamın. Gerçekten ilerledik mi? Motorsuz yelkenliler karada, kıç bodoslamalar dümdüz, pervane yatağı yok - Foto: Naftotopos Konfor alanından, alışıldık yaşam tarzından, alışıldık düşünce kalıplarından çıkmamayı anlıyorum da niye herkesin aynı konfor alanında kalması gerektiğini dayatıyorlar, işte mesele bu. Soru bu. Düzene itiraz gelmesin, kimse bu masala dokunmasın. Sanırım bu. Ama maalesef dokunacağım. Meraklıyım çünkü. İnsan olduğumdan olsa gerek. Elbette herkes insan ama sanırım büyük kısmımızın içinde yok artık bu çok değerli özelliğimiz. Biraz da cesaret tabii. Onsuz olmaz. Maço cesaret değil, özel bir cesaret bu. Bilinmeyene atılmak, dalmak. Risk hesapları yapmadan dalmak. Korksan da korkmadan. Nasıl oldu sanıyorsunuz bugünün teknolojisi, teknolojileri, bugünkü hayat? Merak ve cesaretle. İnsan ve Merak - Foto:Naftotopos Biraz da Zorba’ya kulak veriyorum? Ne diyor? “İnsan biraz deli olmalı, yoksa zincirlerini nasıl kırabilir?” Bunun gibi bir şey. Ana fikir bu. Bende de aynı hesap. Sevmiyorum zincirleri. Merak artı cesaret eşittir delilik. Deli İbram Kaptan, Deli Tahir Kaptan, Deli Hüseyin Kaptan… Çoktur Bodrum’un eski denizcileri arasında deli. Şimdi değişti o. Yok artık o tür delilerimiz. Kiracıyım ben, öyle görüyorum yaşamayı, yaşama kiracı. Sözleşmenin bitiş tarihi belirsiz. Bugün evden çıktığımda da bitebilir, on yıl sonra da. Hatta merak ve cesaret daha da kısaltabilir. Ama olmuyor işte, öbür türlüsü de yaşamak olmuyor. Bu ikisinden mahrum, ne kalıyor geride? Şair de öyle dememiş mi Yaşamaya Dair'de? Merak artı Cesaret işte İnsan Sürekli konfor alanlarımızda risk hesapları, güvenli yaşam konuşmaları yaparak, merak etmeden, icat çıkarma başımıza diyerek. ... Merakının peşinden gitmeni sağlayacak o cesareti yüzünde hissetmeden, o hissin getirdiği tatmini gözlerinle yaşamadan, hatta hiçbir zaman yaşamadan cesur olmayı. Bu mu olmalı yaşamak? Bu bir yaşama felsefesi. Motorsuz kayığın motorsuzluğu bir şeyi kanıtlamak için değil, mesela ne kadar iyi denizci olduğumu, ama bizden bu felsefeyi, merakı ve cesareti çalmış nesneden kurtulmak. Merak ediyorum motorsuz beni, motorsuz denize, doğaya gitmeyi, böyle yaşamayı. Ne mutlu ki hâlâ bu adımı atacak, yeni, farklı bir şeye atılacak cesaretim var. Evet biraz deli olmalıyız, eğer çok şikâyet ettiğimiz hayatlarımızı, ki ediyoruz, şenlendireceksek. Sonunda kısaltsa da hayatımızı deliliğimiz, ben yaşadım, diyebilmek için o son dakikada. Mesele de bu … sadece fiziksel değil, her şeyiyle yaşamak yaşamayı. Timuçin Binder - kayik1934.org Sitemize üye alıp bizi takip ederseniz mutlu oluruz. (Herhangi bir sasyfada aşağıya inin)
- Teknolojinin İnsanı Önemsizleştirmesine ve Teknoloji Efsanesine Karşı Doğal Denizcilik
Bu temayı çok işleyeceğim yazılarımda. Bu proje bir yandan da bize dayatılmış, bence yanlış kültürel ve ideolojik kalıpları ve düşünceleri irdeleme projesi. Teknoloji bunların başında geliyor. Yapmakta olduğumuz yelkenlinin arması Son yazımı “Peki neden sakoleva? Neden yereli yaşatma çabası? Ne gerek var” diyerek bitirmiştim. İşte gereklerden biri başlıktaki düşünce. İki ayrı konu var burada. Sakolevadan başlayayım. Yereli yaşatma tartışması geniş bir konu, daha sonraki yazılar olsun. Projenin sitesinde ufak bir bölüm ayırmışım Neden Sakoleva sorusuna. Orada birkaç sebep sıralamışım. Onlardan birini alıyorum buraya. Diğerlerini şuradan okuyabilirsiniz https://www.kayik1934.org/motorsuz-yelkenli Başlık “Neden artık var olmayan bir yelken seçtik?” Gerçekten de artık yok bu yelken. Yoksa bir sebebi var, değil mi? Ona da geleceğim ama ilk önce niye bu yelkeni istiyorum. Sakolevayı seçmemin ikinci sebebi olarak şunları yazmışım. Teknolojik yelkencilikle değil, doğal yelkencilikle ilgilendiğim için: Teknolojik performans yelkenciliği ilk önceliğim değil. Bizi bedenlerimiz ve doğayla daha çok buluşturacak ve şaşırtacak yelkenler istiyorum. Hele ki yerel olmayan yelken türlerini hiç istemiyorum. Sakoleva tırhandil, foto: naftotopos Teknoloji ilk bakışta hayatımızı epeyce kolaylaştıran bir şey. İnsan alet yaparak çeşitli çözümler üretebilen bir canlı. Tek değil. Başka canlılar da var alet kullanabilen. Yapabilen çok daha az. Bizim farkımız, muazzam büyüklükte aletler yapabilme kapasitemiz. Örneğin, uygarlığın kendisi bile kocaman bir alet aslında, milyonlarca parçası olan bir alet. Ama şöyle bir sorun var. Kendi bedenlerimizin yetersiz kaldığı yerlerde alet yapıp kullanmamıza tamam. Bence teknoloji bundan ibaret olmalı. Ama biz bedenlerimizle çözebileceğimiz işlemler için de aletler yapıyoruz. Ve artık çok fazla sayıda. Deniz aracı bu konuda iyi bir örnek. Bazı su birikintilerini kendi bedenlerimizle aşmamız imkânsız. Özellikle kalabalıksak. Bu durumlar için böyle bir teknoloji geliştirmişiz. Ya da mesela makara. Yelken basacaksınız ama gücünüz yetmiyor. Makarayı icat ediyorsunuz ve o yelkeni basıyorsunuz. Daha sonra ikisini, üçünü bir araya getirip palangayı icat ediyorsunuz. Daha da fazla güç elde ediyorsunuz. Yüzlerce yıl sonra bu palangaları tek bir vincin içine sığdırıyorsunuz. Yerden kazanıyorsunuz. Siz bir koluyla vinci çevirirken arkadaşınız da halatın ucundan çekiyor. Sonra tasarımı geliştiriyorsunuz, arkadaşınıza gerek kalmıyor. Sadece vincin kolunu çevirerek iki işlemi tek başınıza yapıyorsunuz. Sonra elektriklisini yapıyorsunuz, size de gerek kalmıyor. Bir tek düğmesine basıyorsunuz. Farklı bir açıdan bakalım. Makara gerçekten bir ihtiyaçtı, şarttı, gücümüz yetmiyordu. Vinç bu anlamında bir ilerleme değil aslında, makaranın/palanganın yaptığı işlemi farklı bir biçime sokmuş bir alet. İlk önce yerden kazandırdı, sonra insan sayısından. En sonunda da hiç insan kalmadı. Denizci ve makaraları, foto: naftotopos Yerden kazandık diyoruz ama bir dakika, daha dikkatli bakalım olaya. Palangalar hareketlidir, işiniz bittiğinde kaldırıp bir kenara koyabilirsiniz. Hatta aynı palangayı birden fazla yerde kullanabilirsiniz. Vinç ise sabittir, aynı vinci başka yerde kullanamazsınız. Bir veya birkaç palanga size yeterken şimdi her palanganın yerine sabit bir vinç monte edersiniz. Ederken de bol bol delik açarsınız. Aslında yerden kaybedersiniz. Tabii bu vinçlerin parası, üretimi, bu üretimin dünyadaki karbon ve ekolojik ayak izlerini arttırması da ayrı bir konu. Geleneksel yelkenlide yelken basarken ve çevrelerindeki "ilkel" ama fazlasıyla iş gören donanımlar Gelelim insan sayısından kazanmanıza. İlk önce halatın ucundaki arkadaşınız gitmiştir. Kapitalist açıdan bakarsanız bu verimliliği arttırır. Aynı işi daha az insanla yaparsınız. Böylece üç, dört kişi kullanacağınız tekneyi iki kişi ve hatta tek başınıza kullanmaya başlarsınız. Ama sosyalleşmeden kaybetmişsinizdir. Bu sohbet edecek insan anlamında değil, beraber çalışacak insan anlamında bir kayıptır. Dayanışma ruhunu güçlendirecek, aradaki sosyal ilişkiyi daha da güzelleştirecek bir şey yok olmuştur. Çeşitli makaralar Bir de elektrikli vinç gelince artık kendi bedeniniz, yani siz de işlemin dışında kalırsınız. İşlem sosyalleşmesi gitmişti, fiziksellik, yani bir nesneyi kullanarak kendinizle kurduğunuz ilişki de gider. Sadece ilişki değil, bedeninizi kullanmanız sonucunda uzun vadede gelen mutluluk ve sağlıkta da aksamalar başlayacaktır. Onlar için de başka nesnelere başvurursunuz. İş burada da bitmiyor. Verimlilik kazancı deniyor ya, ama tüm tabloya bakılmıyor, yani o meşhur büyük resme. Çünkü bu vinçler ahşap makaralardan çok daha pahalıdır. Genelde ileri teknoloji çok daha pahalıdır. Daha fazla çalışırsınız bunları alabilmek için. Yani daha fazla yıpranırsınız. Daha gençken yapacağınız iş için çok daha ileri yaşları beklersiniz. Tabii bu arada tamirat, yedek parça vs gibi konularda da dışarıya bağımlı olursunuz. Hatta bir süre sonra teknoloji bağımlısı olursunuz. Size sunulan güya daha iyisini, daha gelişmişini istersiniz, yeni modelleri kovalarsınız. Çünkü artık kendinize değil, nesneye bağlanmışsınızdır. Kendinize nasıl bağlanacaksınız ki, bu kadar teknoloji kullanınca kendi kapasitenizi unutursunuz, hatta hiçbir zaman farkına bile varmazsınız. O şans verilmez size. Çünkü o aldığınız teknoloji bir yandan da garip teorilerle, sizi, bu teknolojiye ihtiyacınız olduğunuza ikna etmeye çalışan manuellerle, anlatılarla, şehir efsaneleriyle gelir. Ve zamanla bir de bakarsınız ki, aslında o gerekmeyen teknolojilerin hizmetine girmişsiniz. Bu sadece makara vinç örneğiydi, acaba en büyük teknolojimiz olan uygarlığın ne kadarı gerçekten gerekli, ne kadarı da gereksiz ya da sadece kapitalist sistemin var olması için var? Bir de onu düşünmeliyiz. İşte bu yüzden sakoleva kullanmaya karar verdim. Bu yüzden bu proje. Teknoloji efsanesine karşı doğal denizciliği ve doğala dönüşü özendirmek, en azından bu fikri düşündürmek için. Timuçin Binder kayik1934.org Projemizi desteklemek isterseniz Destek sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
- Yerel Denizciliğimizi Kapitalist Denizcilikten Nasıl Koruyacağız?
Baştan vereyim cevabı: yerel yelkenlerimize sahip çıkarak. Özel bir yelkenli yapıyorum. Bir sakoleva tırhandil. Tırhandili biliyoruz çoğumuz da sakoleva ne? Yelkenin ve de armanın adı. Ege'nin Yarım Latin armalı çırnığı Aynı gövdenin üzerine farklı yelkenler açılabilir. Geçmişte birçok yelken türü kullanmış tırhandiller: Sakoleva, latin, pıraçera ve randa. Sanırım bu dördünden bir kısmımız latin ve randa terimlerine aşina olabilir. Diğer ikisi, sakoleva ve pıraçera, muhtemelen tamamen yabancı terimler bugünün yelkencisine. Ama Ege’nin denizcilik kültürüne değil. Yüzlerce yıl kullanılmış bu yelkenler. Sakoleva en son 1930’ların sonunda görülmüş. Daha ufak versiyonları tulum yelken adı altında 1950’lerin başına kadar gelmiş. Başlangıcıysa çok eski. İki bin yıldan fazla. Ege denizcilik kültürünün en eski ve dolayısıyla en uzun kullanılmış yelkenlerinden. Artık yok. Tıpkı latin, pıraçera ve randa gibi o da yok olmuş. Tırhandil Ege’ye ait bir gövde biçimi. Üç bin yıllık geçmişi olduğu söyleniyor, kimisi altı bin yıl bile diyor. İkisi de yanlış. Çok yeni bir gövde biçimi. Tarihsel kayıtlara göre üç yüz küsur yıllık. Hadi daha öncesi var diyelim, beş, altı yüz yıl olsun. Maalesef abartmayı seviyoruz. Kim attıysa bu iddiayı ortaya epey desteksiz atmış. Neyse konumuz tırhandil değil, geleneksel yelkenli. Tırhandile sonra geliriz. Sakoleva yelkenli tırhandil Geleneksel kültür ya da yerel kültür. Günümüzde hâlâ yapılan tırhandillere baktığımda, geleneksel bir gövde olarak tırhandili korumaya, yaşatmaya çalışıyoruz çalışmasına da neden bunu yarım yapıyoruz, niye geleneksel, yerel bir denizcilik değerimizin üzerine modern bir yelken ve buna karşılık gelen modern bir arma yerleştiriyoruz, diye soruyorum kendime. Hiç tarihte modern markoni yelkenli tırhandil olmuş mu? Sakoleva yelkenli bir süngerci aktarması Olmamış elbette. Ege’nin yerel denizcilik kültüründe markoni yelken yok. Hatta dünyanın birçok bölgesinde yok. Benim bildiğim bir tek Bermuda civarında bir geleneksel yelken tipi olarak var olmuş. Yanılmıyorsam on yedinci yüzyılda kayıtlara geçmiş. Zaten o yüzden bermuda yelken de demişler. Onun dışında pek yok böyle bir yelken tipi. Muhtemelen bu yelken tipi Ege’ye kadar gelmiş yerel kültüre dahil olmuş. Huri ya da pena olarak adlandırılan markoniye çok benzer bir yelken var geçmişte. Zaten Bermuda kültüründeki yelkene de çok benziyor bu haliyle. Huri veya Pena Yelken Modern markoni yelken küreselleşmenin yelkeni. Biraz emperyalist bir yelken, yerel denizcilik kültürlerinin içine sızıp diğer yelkenleri ortadan kaldıran bir yelken, bir tür yelken virüsü. Yelkencilik kitleselleştikçe, önemli bir para kaynağına dönüşünce, kapitalistlerin daha fazla satış için yaydıkları, hatta icat ettikleri bir yelken. Fiber yelkenlilerde kullanımını anlıyorum. Fabrikasyon yelkenliler. Modern yelkenliler. Baştan öyle tasarlanmışlar. Geleneksellik veya yerel kültür iddiaları yok. Ama bizim kendi kültürümüzün, yüzlerce yıllık denizcilik kültürümüzün teknelerine, yelkenlilerine niye markoni koyuyoruz? Hadi koyduk, bu yelkenlilerin yerel denizcilik kültürünü temsil ettiklerini nasıl iddia edebiliyoruz? Bu yelkeni mi kullanmışlar geçmişte? Motor yat değil ki bunlar, yelkenli. En önemli unsurları, yani yelkenleri yerel değil, geleneksel değil. Olsa olsa yarım geleneksel yelkenliler diyebiliriz bunlara. Altları geleneksel, üstleri modern, hatta ultra modern bazı durumlarda. Yani biraz garip yerel yelkenliler. İşte yerel denizcilik kültürümüzün tamamen yok olmasını önlemek için böyle bir işe soyundum. Projenin tek hedefi bu değil, hatta asıl hedefi bile değil. Onu uzun uzun anlatacağım diğer yazılarımda, Gerçi siteye gidip şimdiden okumaya başlayabilirsiniz. Hatta üye de olun bence. kayik1934.org Evet, yerellik, yerel kültürün korunması asıl hedef değil ama asıl hedefin çok önemli bir ayağı. Başka ülkelerde buna dikkat etmeye başladılar bir süredir. Geleneksel tekne gövdelerine geleneksel yelkenlerini koyuyorlar. Yani sadece geleneksel gövdelerini değil, geleneksel yelkenlilerini yaşatmaya çalışıyorlar. Yarım yamalak yapmıyorlar yerel denizcilik kültürlerini koruma işini. Her şeyiyle, yelkeniyle, armasıyla yapıyorlar. Ben de, ilk önce kendimle dürüst olma adına, eğer yerel denizcilik kültürümüzü yaşatmaya çalışacaksam, bu işin doğrusu böyle olmalı dedim ve bir sakoleva tırhandil yapımına giriştim. Peki neden sakoleva? Neden yereli yaşatma çabası? Ne gerek var? O da bir dahaki yazıda. Diğer yazılarda. Timuçin Binder kayik1934.org
- Armamızın Direk ve Gönderi
Taşınma sırasında direğimizle gönderimizi kayığın üzerine yerleştirdik. Böylece her ikisinin kayığımıza göre oranlarını görme imkânım oldu. Direğimiz güverteden 8.5 metre. Gönderimizse 15 metre. Kayığımızın 11.5 metre boyuyla karşılaştırınca gönderimiz epeyce dışarıya taşıyor. Yatay pozisyona indirdiğimizde epeyce büyük bir tente de açabileceğiz. Fotoğraftan vinci silip elimden geldiğince hem direği hem de gönderi olacakları konumlarına yerleştirdim ve ortaya böyle bir şey çıktı. Kırmızı çizgiler sakoleva yelkenin yaklaşık sınırları. Pek ufak bir yelken alanı değil. Neredeyse yüz yıldır kullanılmamış bir yelken alanı olarak ilginç bir deneyim olacak.
- Kayığın Direnişi
Bir süredir sessiz Kayık1934. Zorluklar bekliyordum ama bu kadarını değil. Yine usta sorunu. Soruyorsun kaça yaparsın, veriyor fiyatını. Hiç pazarlık etmeden kabul ediyorsun. Tarih veriyor, tamam diyorsun. O tarihte teslim edemiyor, boş ver diyorsun. Sonra kendi verdiği fiyatın az olduğuna hükmediyor. Ama aylar sonra. Tekrar arttırıyor fiyatı. Öyle az da değil. Neredeyse iki katı. Hem de sona yaklaştığımızda. Çalışmayı bırakıyor, haber vermiyor. Söz sözdür. Tutulamayacaksa aylar önceden gerekli uyarı yapılır. Mümkünse hemen başlarda. İşler iyice ilerledikten sonra değil. Tabii burada başka bir niyet de olmuş olabilir, artık bilemiyorum. Beni mi buluyor bu sadece? Hayır, alışıldık bir kalıp, tekne yaptıran çoğu insan yaşamıştır. Benim de ilk tekne deneyimim değil bu zaten. Elbette düzgün ustalar da var ama kimse alınmasın, azınlıktalar. Sözüm onlara değil. Uzatmaya gerek yok. Bu bir oyun. İsterseniz dahil olur, yalvar yakar pazarlık, razı edersiniz ustayı ama sonuçta o sözünü tutmamış ve siz de boyun eğmiş olursunuz. Ya da katılmazsınız bu oyuna. Çünkü boyun eğdiğiniz takdirde bu düzenin parçası olursunuz. Artık diğeri kadar siz de ortaksınızdır bu çalışma şeklinin, bu çarpık düzenin devamına. Zaten bir kere boyun eğdikten sonra da artık işiniz şansa kalmıştır. Her an başka sorunlar patlak verebilir. Kayık1934 projesinde etik olmak son derece önemli. Yani ilkeler ve değerler. Sadece yüz yıl öncesinin yelkenlisini yapmıyorum. İlkesel ve etik yapılması gerektiğini de savunuyorum. Bir bakıma geçmişin değerlerinin de peşindeyim. Dolayısıyla bu oyunun, bu çarkın parçası olmayı reddettim. Para değil mesele. Bulunur. Mesele böyle bir düzenin, bu çarkın parçası olmamak. Bu kayık bitecekse temiz bitecek, bu çarpık uygulamalara boyun eğmeden. Sonuçta ilkeler ağır bastığından kayığımızı aldık, yuvasına, Bodrum’a getirdik. Deniz manzaralı eski bir zeytinliğin içine. Zaten böyle bir sorun çıktıktan sonra kalmak saflık olurdu. Bu önemli bir proje. Bir toplumsal ve ekolojik farkındalık projesi. Özen gerektiriyor. Usta dönemi bitti. İki kere denedim, yeter. Kendim bitireceğim. Amatörüm ama deneyimsiz değil. Artık sarılma aşamasındaki bir kayığı bitirmek o kadar da zor değil. Üstelik amatörler daha fazla özeniyor. Evet, bu son olay içimdeki coşkuya, heyecana darbe vurdu. Güzel şeyler yapmaya çalışmak bu kadar da zor olmamalı, bu kadar mücadele gerektirmemeli. Diğer yandan, taşıma sırasında, başta Bodrum Belediyesi yetkilileri ve çalışanları olmak üzere birçok kişi yardımcı oldu. Zor bir operasyonu başarıyla gerçekleştirdik. Sadece kayığı değil, tüm ağaçlarımızı da taşıdık. Herkese teşekkür ediyorum buradan. Kayık projesi gerçekten bir yolculuk oldu şu ana kadar. Hatta bir sınav. Önceliklere, neyi seçmem gerektiğine dair bir sınav. Mükemmel olmaya çalışmıyorum, böyle bir iddiam yok, sadece elimden geldiğince ilkeli ve etik olmaya çalışıyorum. Gözümden kaçan durumlarda da uyarıldığımda gerekeni yapacağım. Ama hiçbir zaman ne yapalım bu dünyanın düzeni böyle diyerek yanlış uygulamaların, bozuk düzenin parçası olmayacağım. Daha fazla çalışmak zorunda kalabilirim, masrafım da artabilir ama ufak da olsa bir şeylerin düzelmesine katkıda bulunacaksam, bunun yolu ilk önce ilkeli davranmaktan geçiyor. Bundan ödün vermeyeceğim. Kolları sıvadım. Şu anda açık hava atölyemi hazırlıyorum. O bitince kaldığımız yerden devam. Sağ olsunlar, projemizin destekçileri de yalnız bırakmadılar beni bu taşıma sürecinde. Bir kısmı karınca kararınca masrafa ortak oldu. Bir kısmı fiziksel olarak ağaçların taşınmasına yardım etti. Bir kısmı da alet konusunda destek oldu. Bu projeye tamamen yalnız da kalabileceğim ihtimalini düşünerek girdim ama bakıyorum da tam tersi oldu. O halde bu kayık biter. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Ege Denizciliğinin En Eski Adaları
Cumartesi günü güzel bir yürüyüş yaptım dağlarda. Gökova Körfezi’nin girişinde, Bodrum’un bir parça doğusunda, Orak Adası’nın bulunduğu bölgede. Tam Orak Adası’nın karşısındaydım, Dangır denen yerde. Aşağıda, Dangır Yalısı da diyebileceğimiz yerde çok ufak bir koya iniyordum. Kuzeyli bir hava olduğundan görüş epey iyiydi. Her zaman böyle olmuyor. Aşağı yukarı güney batı yönündeki Yunan adaları epey net gözüküyordu. Şöyle bir fotoğraf çektim. Nisiros’u ayırt etmek çok kolay. Büyük bir ada ve o yüzden normal havalarda da gözükür. Diğerleri her zaman bu kadar net gözükmez. Zorluk sırasına göre Gyali’yi hayal meyal görürsünüz de diğer ikisi, özellikle de Pergusa zordur. Bu kadar iyi görünce fotoğraflarını çektim ve eve dönünce bir de Google Earth’ten iki resim çıkarttım. Burada sağda Kos’un ucu da gözüküyor. Bu ufaklıklar ve arkada iki ada, Pakheia ve Kandelusa, Kos ile Nisiros arasında ufak bir arşipel denizi oluşturur. Arşipel denizlerinde dolaşmayı çok seven bir denizci olarak kayığı denize indirdikten sonra sık sık buralarda dolaşmak istiyorum. Keşke iki ülke arasındaki sınır daha hoşgörülü olsa da sık sık gidebilsek birbirimizin adalarına ve denizlerine, aslında beraber paylaşmamız gereken bu yerlere. Bu ufaklıklar, özellikle de Gyali, başka bir açıdan da önemli benim için. Bodrum yöresinde denizciliğin en az 9.000 ve hatta muhtemelen 10.000 – 11.000 yıl önce başladığının kanıtı bu adalar. Yani bir denizcilik tarihi araştırmacısı olarak da önemli adalar bunlar benim için; Ege Denizciliğinin tarih ve coğrafyası açısından önemli bir bölge burası. Ayrıca bu yörenin bir denizcisi olarak da epey heyecanlandırır beni bu ayrıntı. Onları böyle uzaktan da olsa gördüğümde hep o binlerce yıl önce kürek çekerek bu adalara gidip gelmiş Ege'nin o ilk denizcilerini hatırlar, aramda bir bağ hissederim onlarla. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Kayığımızın Sakoleva/Açevela Gönderi
Bir süredir kayığımızın gönderinin bitmek üzere olduğundan bahsediyorum. Sık sık da açevela gönderi terimini kullanıyorum. Nedir bu gönder veya açevela gönderi? Bilen biliyordur da bence bilmeyenle çoğunluktadır diye düşünüyorum. O yüzden kısaca değineyim. İsmail Bilge Usta kayığımızın gönderini yuvarlarken Denizcilik dili sözlüklerine baktığınızda, özellikle eskilerine, sakoleva yelkenin tanımında açevela gönderiyle açılan yelken açıklamasını görürsünüz. Açevela gönderi terimine bakalım. O da, özellikle pupa seyirlerinde, bir yelkenin ıskota ucunu gergin tutmak için kullanılan ince uzun çubuk veya sırık olarak tanımlanmıştır. Sakoleva armalı bir kayık. Bunu Ege sakolevası olarak da adlandırabiliriz. Çünkü başka yörelerde yelken direğin önüne geçmiyor. Sakoleva yelkende de aynı şekilde kullanılır gönder ama bu uç ıskota ucu değildir. Sakoleva yelken dört köşelidir. Gönder onun kıç yönündeki üst ucunu gergin tutmak için kullanılır. Bu cunda ucudur. Yelkenin başa doğru diğer üst ucu da direğe bağlanmıştır. Gönderin baş taraftaki alt ucuna da yelkenin karula ucu bağlanmıştır. Yani seren yelkenin baş alttaki ucundan üst kıçtaki ucuna doğru çapraz bir şekilde konumlandırılmıştır. Sakoleva armalı ufak bir tırhandil. Gönderler serenlerden bu anlamda farklıdır. Yelken üzerine değil, uçlarına bağlanmıştır. Sakoleva yelken ve arma da, dolayısıyla, serenli değil, gönderli armadır. Denizcilik sözlüklerinde buna açevela gönderi denmiştir ama aslında değildir. Çünkü yelkenin ıskota ucunu germez, cunda ucunu gerer. O yüzden bence sakoleva gönderi demek daha uygundur. Bizim kayığımızın ana arması buradakine benzeyecek. Görüldüğü gibi epey uzun bir gönder var. Gelelim bizim göndere. Boyu 14.90 m. Epey uzun bir gönder ve bu da büyük bir yelken demek. Uzun olmasının avantajı gerektiğinde yelkenin ucunu yükseltmek ve böylece daha iyi rüzgâr yakalamak için. Ama hava sertleşirse o zaman gönderi daha yatay konuma almak da mümkün. 14.90 m'lik gönderimiz Ufak piyadelerin sakoleva (tulum) yelkenleri hariç bu kadar büyük bir sakoleva kullanmış hiç kimse yok artık. Fotoğraflar ve bazı kaynaklardaki ufak notlar dışında pek bir şey bilmiyoruz. Gönderler muhtemelen tek ağaçtan yapılıyordu. Bizimki eklemeli. Acaba bu sorun olacak mı? Sonuçta ağır bir gönder. Bu boyda hafif olması zor. Donanımların, yani palangaların da ona göre olması gerekecek ki, rahatlıkla hareket ettirebilelim. Gönder bitmek üzere, makaraları da hazır edince, denize indirmeden önce hem direği hem de gönderi karada dikip test edeceğim. O zaman göreceğiz nasıl bir şey olduğunu. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Yıldız Seyri - Orion ve Kanopus
Sonunda başardım. Telefonumla Orion takımyıldızının genel hatlarının fotoğrafını çekebildim. Genelde akşamları zaman bulabiliyorum spora çıkmaya. Bu sırada, ışık kirliliği olmasına rağmen, en azından kendi mahallemde belli başlı takımyıldızlarını görebiliyorum. Telefonla Orion Takımyıldızı Bu sıralar Orion ve Büyük Köpek takımyıldızları, yani Sirius’un takımyıldızı çok güzel gözüküyorlar. Onu da çektim ama tabii köpek şeklini çıkartamadı telefonum. Ancak gövdesinin dört yıldızı. Ama çıplak gözle başı hariç kalanı gözüküyor bu sıra. Başı da çok silik olarak. Bir keresinde Latmos’ta kamp yaptığımda görmeyi başarmıştım çok net olarak. Sirius'un parçası olduğu Büyük Köpek Takımyıldızı Karşılaştırdığım zaman hiç de fena değil. Basit bir telefon sonuçta. Soldan Sağa Büyük Köpek ve Orion takımyıldızları Dün akşam bir de bir zamanlar antikçağda daha rahat gözükmüş olan Puppis takımyıldızının en azından bizim yarımküreye sarkan ucunu görmeye çalıştım. Işıklardan ötürü göremedim. Dağa falan çıkmam gerekecek. Bizden aşağıdaki gibi bir şey gözükmesi gerekiyor. Arada güvercin ve tavşan takımyıldızları var. Onları görebiliyorum. Puppis Takımyıldızının bizden gözükebilecek kısmı Puppis antikçağda Argo Navis olarak adlandırılmış çok daha büyük takımyıldızının parçasıymış. Daha sonra on sekizinci yüzyılda bir astronom Puppis, Karina ve Vela adlı üç parçaya bölmüş. Karina ve Vela artık bizim zamanımızda burada gözükmüyor. Çünkü o zamandan beri yerlerini değiştirdiler bir parça. Bir tek bu Puppis görülebiliyor. Benim de merakım bu üç takımyıldızı Argo’nun yelkenlisini canlandırdığı için. Argo Navis Takımyıldızı, Argo'nun Gemisi Antikçağ denizciliğinde yıldız seyrinin önemli bir yeri var. O yüzden bu takımyıldızlarının önemli bir kısmı o dönemde tasarlanmış. Örneğin, bu Argo Navis’in başlıca yıldızı Kanopus yıldız seyrinde önemliymiş. Yukarıdaki görselde kanopus yelkenlinin dümeni. Bodrum’dan görmemiz zor ama biraz güneye gidildiğinde, çok uzağa değil, Datça’nın biraz güneyine, görmek mümkün. Ama asıl şu anda inşa ettiğimiz kayığımızı tamamlayınca güneye doğru bir sefer yapacağım. Rodos’un güney ucuna kadar gitmek yeterli olacaktır. Böylece hem antikçağdaki en güney takımyıldızlarını görebilecek, hem de o dönemin Akdeniz’i güneye aşan seyirlerdeki rollerini çalışabileceğim. Denizin ortasında bir gece geçireceğimiz bir deniz seyri. Tabii biraz rüzgâr da gerekecek. Yoksa motorsuz kayığımız hiçbir yere gidemez.
- Her Yelkenle Orsaya Gidilir
Yelken armalarıyla ilgili nasıl bu kadar yayıldığını anlayamadığım bir yanlış bilgi var: “Kare yelken orsa gidemez”. Hatta bırakın kare yelkeni, latin ve sakoleva yelkenleri için bile orsaya gitmez diyenler çıkabiliyor. Garip! Hatta saçma. Orsa seyri o kadar da yelkenle ilgili bir şey değil. Fotoğrafta, kare yelkeniyle orsaya giden bir Viking replikası var. Görüldüğü gibi gidiyor. Eğer biraz yelken teorisi biliyorsak, biraz yelken dediğimiz şeyin nasıl çalıştığından anlıyorsak, bu bilginin yanlış olduğunu hemen görmemiz gerek. Çünkü rüzgâr kare yelkenin üzerinden de tıpkı markoninin üzerinden geçtiği gibi geçer. Yani aynı kanat profili fiziği söz konusudur. Fizik yasaları tüm yelkenlerde aynı şekilde çalışır. Bu şu demek, markoni de kare yelken de aynı şekilde çalışır. Dolayısıyla, iki yelken türü de orsaya gider. Latin de gider, sakoleva da gider. Sadece kesim farkı, biçim farkı, alçak-yüksek profil farkı vb faktörlerden dolayı bazı yelken biçimlerinin orsa performansı diğerlerinden daha iyidir. Ama günümüz teknolojisinden yararlanarak kare yelkeni de acayip orsaya gider hale getirebilirsiniz. En altta bir modern örnek var. Orsa, bildiğiniz gibi, denizcilik dilinde rüzgâr üstü demek. Onun tersi, yani rüzgâr altı da boci olarak adlandırılır. Ama bu ikinci terim biraz unutulmuştur. Yani rüzgârın geldiği yön orsa, rüzgârın estiği yönde bocidir. Ya da rüzgâr üstü ve rüzgâr altı. İki tür orsa seyri vardır: Dar apaz ve borina. Borina, yani alaborina gitmek, rüzgârın gediği yöne olabildiğince yakın seyretmektir. Bu terim de pek kullanılmıyor artık. Kayık1934 projesi olarak bu terimleri de geri getireceğiz. Niye borina terimini hatırlattım. Çünkü Halikarnas Balıkçısı’nın, romanlarından birinde meşhur ettiği “aganta, borina, borinata” komutu alaborina seyirle, yani orsaya gitmekle ilgilidir. Balıkçının sayesinde epeyce duyulmuştur bu komut ama ne anlama geldiğini çok az kişi bilir. Bu komut sadece kare, pıraçera ve sakoleva yelkenlerin orsa seyrinde kullanılır. Markoni ve latinde yoktur. Çünkü bu yelkenlerin orsa yakalarında sırasıyla bir direk ve bir seren vardır. Diğerlerinde ise orsa performansını arttırmak için bu yelkenlerin orsa yakalarında borina donanımları bulunur (fotoğrafta beyaz çemberin içindeki donanımlar) ve bu komut sonuna kadar gerilmeleri komutudur. Demek bu yelkenlerle de orsa seyri yapılabiliyor ki, böyle bir komut var. Evet, kimimize şaşırtıcı gelebilir ama kare yelkenle orsa seyri yapılabilir ve yüzyıllardır da yapılıyor. Hatta bu fotoğraftaki Viking replikalarıyla 50 dereceye kadar yaklaşıldığı söyleniyor. Başta dediğim gibi, orsa seyri yapabilmenin ufak bir kısmı yelkenle ilgilidir. Asıl belirleyici olan, gövdenin su altındaki biçimidir. Orsa seyri, gövdenin omurgasını aşağıya doğru uzatmakla mümkün olur. Bir de salma koyarsanız, daha da artar orsa performansınız. Denizciler bu ilişkiyi keşfetmiş ve böylece de orsa seyri başlamıştır. Orsa seyrini sadece yelken tipine bağlamak, özellikle de sadece markoni tip yelkenle mümkün olduğunu iddia etmek, maalesef bilgisizce ortaya atılmış bir iddiadır. Doğru değildir. Bazı yelkenler diğerlerinden daha iyidir orsa seyrinde ama sonuçta, eğer teknenin altında yana kaymayı engelleyecek bir uzantı varsa tüm yelkenlerle, şekilleri ne olursa olsun, orsa seyri yapılabilir. Aslında böyle bir uzantı olmadan bile gidersiniz ama çok zorlanırsınız ve fazla da yol alamazsınız. Gerçi denizciler o durumda bile, arma tipleriyle veya gövdenin ağırlık merkeziyle oynayarak orsa performanslarını arttırmışlarsa da asıl ilerleme gövdenin su altı şeklini geliştirerek olmuştur. Kayık 1934 projesinin yelken çalışmalarında bu konuyu da araştıracağız. Gövde sabit kalacağından, farklı yelken armaları arasındaki performans farklarını tespit edebileceğiz. Kayık1934 - Timuçin Binder
- Güverteye Doğru
Projemiz teorik olarak ve tabii kontrolümüz dışında bir aksilik çıkmazsa son dört ayına girdi. En azından kayığımızın gövdesi ve arması bu sürede tamamlanacak gibi gözüküyor. O yüzden daha da hızlanacak çalışmalar. Çalışma son üç aydır pek yavaşlamadı da, söylemek istediğim, artık çok daha süratli değişmeye başlayacak kayığımızın görünümü. Şu ana kadar ancak deneyimli gözlerin görebildiği değişiklikler oluyordu. Bundan sonra her gözün fark edeceği süratte değişmeye başlayacak. Dolayısıyla, ben de çok daha fazla projeyle ilgili paylaşımlarda bulunacağım. Doğum yaklaşıyor yavaş yavaş. Projeyi tekrar ve daha ayrıntılı konuşmakta yarar var. Geçen haftaki ziyaretimden ufak bir film sunuyorum. Şu anda beni iki önemli konu meşgul ediyor. Bir, güverte altındaki yaşam alanını nasıl düzenleyeceğim, en azından tasarımsal olarak, ve iki, değişik yelken armaları deneyeceği için güverteyi birden fazla arma için nasıl tasarlayacağım?
- Ve Kemereler
Her şeye rağmen devam ediyoruz demiştim. Sonunda kemereleri de yerleştirmeye başladık. Ustalarımız çalışırken ben de bir kenarda artık yüksekliği belli olmuş güverteden direk yerleri için ölçüler alıyorum. Sağıma doğru kayığımızın inşa eden İsmail Usta, onun solunda yardımcısı Şenol Usta ve İsmail Usta'nın oğlu Onur. Ufaktan işi öğreniyor. Güvertemiz bu şekilde olacak. Açıklık alanın ortasına boyu kurtaran bir kutu kamara gelecek. Sağdan soldan yan güverteler olacak. Kayığın en derin yeri burası. Normalde burada motor olur. Bizde yok, dolayısıyla güverte altı ana yaşam alanımızı buraya yerleştiriyoruz. Başa doğru güverte. Orta kemerelere hiç dokunmak istemedim. Sonuçta bizim amacımız geleneksel yelkencilik. Kayığı ortadan zayıflatmak istemiyorum. Güvertenin kıç tarafı. Kutu kamaranın geleceği bölge. Buradan merdivenle güverte altına inilecek. Tuvalet ve mutfak buraya gelecek. Bir de çok büyük olmasalar da tanklar. Bakalım nasıl yerleşecek hepsi? Baş tarafa doğru güverte altı. Taban aşağı yukarı ikinci ıstralyaya denk gelecek. Ağacın durduğu yer. Haliyle ön tarafta boyu kurtaramıyoruz. Kemereleri kesip kamara yapmak da istemiyoruz. O zaman ne iş kayığı olur ne de 1930’ları yansıtır. Biraz cambazlık yapıp ilk kısmını da ilginç bir şekilde değerlendirmeyi planlıyorum. Şimdilik durum bu. İleriki günlerde daha da şekillenmeye başlayacak. Kayık1934 - Timuçin Binder











