Ne Bitirecek Denizi? Yapılaşma ve Çifte Standartlı Ekolojik Mücadele
- timucinbinder
- 16 saat önce
- 4 dakikada okunur
Hem de ne istila, diyerek başlayayım. Kapitalizm canavarının dur’u, herhangi bir ilkesi yok, buraya da dokunmayayım, kalsın demiyor. Bu süratle giderse bir süre sonra bina dikilmemiş tek bir koy, para ödemeden demirlenebilecek tek bir yer kalmayacak. Gün geçmiyor ki, şu koya bir marina, o koya bir otel veya bir yazlık site haberi gelmesin.
Her yerde küçük veya büyük bir tesis, her yerde sürekli bir şeyler satmaya çalışan araç veya kişiler. Sürekli bir modern tema-parkı ortamı. Yüzen Migroslar mı ararsınız, Carrefour’lar mı? Herhalde Carrefour olmayacak artık, satıldı. Deniz bu oldu. Oluyor. Kapitalizm kendi denizini yaratıyor. Modern alışveriş ve eğlence koyları.
Deniz derken tabii kıyı ve koyları da katıyorum. Eğer açık deniz geçişi yapmıyorsanız, deniz her zaman kıyıyla gelir.

Bu kıyıları ilk kez yetmişli yılların başında görmüş ve sonra yıllarca buralarda çalışmış ve yaşamış biri olarak bir zamanlar neredeyse hepsinin tamamen doğal olduklarını biliyorum. Birkaç istisna dışında kulübe bile yoktu bu koylarda. Elbette artık bunu beklemiyorum. Geçti o dönem. Ama tersini, tıka basa dolmalarını da istemiyorum.
İlk önce hiçbir sınır konulmayan deniz taşıtı kalabalığı geldi. Yazın deniz sitelerine dönüyor koyların büyük kısmı. Bir tür deniz karavan parkı, yan yana, dip dibe. Böyle bir koydan nasıl keyif alabilir insan, anlayamıyorum. Alıyorlar. Az da değil sayıları. Demek sakinlik aranmıyor artık, o kesin. Gerçi insanların yaşadıkları kentlere bakınca buralar onlar için muhtemelen hâlâ kalabalık değil. Ama başkaları için kalabalık ve sadece insanlardan da bahsetmiyorum.
Sakinlik arayan, hatta biraz da orijinal Mavi Yolculuk felsefesine uygun şekilde denizde olmak isteyen için hâlâ modern tatilcilik sezonu dışındaki aylar var. En azından bir süre daha. Çünkü artık o aylar da tehlike altında.
Tehlikenin adı yapılaşma. Kalıcı yapılaşma. O ayları da bu bitirecek. İyice azdı. Artık hiçbir kıyı güvende değil. Sadece siteler ve oteller şeklinde de değil, marina inşaatları da aldı başını gidiyor. Üstelik normalde demirlenemeyen yerler de seçilmiyor. Neden zaten demirlenebilen, korunaklı yere marina yaparsın? Para için tabii, kolay para için.
Site, marina derken burada durup şu yapılaşma denen şeyi irdelemek istiyorum biraz. Oldum olası bir çelişki hep dikkatimi çekmiştir yapılaşmayla ilgili.
Diyelim ki bir koyda ormanın içinde bir site yapılıyor. Malzeme geliyor. Kum, çimento, demir, dev kamyonlar, kepçeler. Toprak yollar açılıyor, ağaçlar kesiliyor, bitki örtüsü kaldırılıyor, falan filan. Ama mesela bir noktada işten vazgeçilsin, şirket tüm bunları bırakıp kaçsın. Ne olur? Ortalık ayağa kalkar ekolojik tahribat, kıyım, doğa yok ediliyor vs diye. Yapım aşamasında da olabiliyor bu ayağa kalkma. Ama eğer o şirket kaçmayıp veya her türlü protestoya direnip bu siteyi tamamlarsa ne oluyor? Ekolojik tahribat olmuyor artık çoğunluk için.
Peki, ne değişmiştir? Ekolojik tahribat olarak tanımlanmasına sebep olmuş malzeme ve işlemler hâlâ oradadır ama artık bir ürüne dönüşmüştür. Toprak yollar asfalt veya beton olmuştur. Hatta çiçeklerle süslenmişlerdir. Biraz sahte doğa da lazım tabii. Sonuçta inşaat sırasında yok edilmiş doğal alan ya da doğal habitat da hâlâ yoktur, iş bitince geri gelmemiştir. Ama tüm bu aynılığa rağmen burası artık ekolojik tahribat statüsünde değildir. Orası, o alan, bir üründür artık.

Peki, kendinizi o doğal habitatın yerine koyun, yani bir an o habitatın da sizin gibi canlı olduğunu, düşündüğünü, konuştuğunu hayal edin, o bunu bir ürün olarak mı görecektir, dönüp size “aaa, ne güzel bir şey yarattınız bu bağrımdan zorla kopartıp aldığınız parçadan” mı diyecektir, yoksa bunu bir insan faaliyetinden kalıcı olarak geride kalmış bir atık olarak mı nitelendirecektir? Onun için bu ürün değildir. Ne ürünü? Tam tersine, muhtemelen başka sitelerin de yapılmasını özendirerek o doğal habitatın, o koyun tamamen yok edilmesini getirecektir. Ama sonunda insanlar için o yapı artık bir üründür.
Bu çelişkiyi göremiyor olmamıza çok şaşırıyorum. En çok da ufak bir azınlık dışında çevrecilerin ve ekoloji savunucularının bile görememesine. Hatta göremedikleri gibi, bir kısmı yapım bittikten sonra bu tür yapılarda, örneğin marina veya alışveriş merkezlerinde çok güzel zaman geçiriyorlar, hatta çevre ve ekolojik mücadeleyle ilgili toplantı ve etkinlikler bile düzenleyebiliyorlar bu bir zamanlar protesto ettikleri yer ve yapılarda. Onları bir dönem güya son derece mutsuz etmiş bu girişimler ürün olduktan sonra nedense aynı etkiyi yapmıyor, hatta cazip bile gelebiliyorlar.
O zaman niye bu kadar gürültü koparıyoruz, bittiklerinde oralarda zaman geçirmekten rahatsız olmayacaksak. Spor karşılaşması mı ki bu maç bitince her şey unutuluyor? Herhangi bir çevre veya ekoloji mücadelesi içinde olmayanlara konuşmuyorum. Onlar başka dünyadalar zaten. Sözüm öyle veya böyle yapılaşmaya itiraz edenlere ama her şeyden önce gerçekten bir mücadele sergileyenlere. İğne çuvaldız olayı yani.
Demek ki hâlâ kendimizi doğal habitatın ve diğer canlıların yerine koyamıyor, onların açısından bakamıyoruz. Hâlâ birçok kavramımız ve tanımımız insan merkezci. Bir şeyin çöp, atık, kirlilik veya ekolojik tahribat olup olmadığını hâlâ bizim koyduğumuz ayrımlar ve tanımlar belirliyor; ortaya sonunda bir ürün çıkınca o şey bunların hiçbiri olmuyor, kategori atlıyor. Mücadele de inşaat bitene kadar.
Oysa bu bizim, insanı her şeyin merkezine koyan, bu dünyanın tamamen ve sadece bize ait olduğunu söyleyen, zamanla içselleştirdiğimiz bakış açımız. Örneğin, bir su sorunu vara o biz su bulamadığımız sürece bir ekolojik sorun. Herhangi bir doğal habitatı bozan bir yapılaşma varsa o da bitene kadar bir ekolojik sorun. Ondan sonra da ancak o yapıda yaşayanların rahatı başka yapılaşmalarla veya müdahalelerle bozulursa bir sorun, bir ekolojik tahribat.

Ama böyle yaklaşırsak konuya denecektir, yani yapılaşmayı bittikten sonra bile ekolojik tahribat olarak göreceksek, o zaman bu tüm modern uygarlığımız anlamına gelmiyor mu? İşte zurnanın zırt dediği yer. Hikâyeden ekolojik olmakla gerçekten ekolojik olmanın ayrıldığı sınır. Ya bu sınırı geçeceksin, Rubikon’u, ya da kendini tatmin amaçlı yalancı çevreciliğe, doğacılığa devam edeceksin. Sonunda bir işe yaramayacak ama sen tatmin olacaksın, stresini atacaksın. O da bir şey. Ya da yeni ilkelere, bakış açılarına, duruşlara ve mücadele yöntemlerine geçeceksin. Bunları bile sana sistemin vermesine izin vermeyeceksin. Örnek, ilk önce ekolojik ayak izi vardı, sonra BP petrol şirketi geldi bunu karbon ayak iziyle değiştirerek hedef saptırdı. Kendi tanımlarını ve değerlerini yaratacaksın. En önemlisi de tarafını seçeceksin. O kısım da bu dizinin son yazısı olsun. Kayık1934 - Timuçin Binder



Yorumlar