Sorun ne iklim krizi ne de ekolojik kriz, kendi huzurumcu ikiyüzlülük
- timucinbinder
- 14 saat önce
- 5 dakikada okunur
Modern dünyanın yeni ideolojisi. Bireyselliğin son hali. Hakaret olarak değil de bir var oluş hali olarak kullanıyorum ikiyüzlülüğü burada. Çifte standartçılık, hatta çok-standartçılık da diyebiliriz. Ya da kendine ilkesel veya duruma göre ilkesellik. Geçici, kaypak, kaygan, sürekli değişebilen bir ilkesellik.
Buraya hemen varmadık. Bulgular, insanın, çok uzun süre boyunca var oluşun merkezine yeryüzünü ve onun “güçlerini” yerleştirdiğine işaret ediyor. Korkuydu diyor bir kısmımız bunun sebebi ama belki de bizden daha erdemliydiler, çözmüşlerdi olayı.
Sonra, pek yakın bir dönemde koptuk bu ilkeden. En azından bir kısmımız. Bir tampon bölge, yeni bir çevre, kendi ürünümüz yapay habitatı yarattık. Var oluşun merkezine onu koyduk. Uygarlık dedik kendisine. Onu yapan ve içinde yaşayana da uygar insan. Dışında kalanı da doğa olarak adlandırdık. O düşmanımızdı, huzurumuzun düşmanı. İlk büyük kandırmaca. Asıl huzurumuzu bozanın bu yarattığımız yeni dünya olduğunun bir türlü anlayamadık. Ya da işimize gelmedi hiçbir zaman.
Çoğaldık zamanla ve çoğaldıkça da o yeni insan modeli, o uygar insan dikişlerinden sökülmeye başladı. Gruplara, topluluklara, etnisitelere, kentlere, krallıklara, devletlere, milletlere. Sonra da birbirleriyle kapışır oldular sürekli. Çok kavgacıydı bu uygar insan. Var oluşun merkezi de değişmişti. Artık “en uygar” ya da “uygar” olan sadece bizdik, bizim grubumuz. Irkçılık doğdu bundan, milliyetçilik, faşizm, katliamlar, savaşlar ve soykırımlar.
Artık bu bile yok, o özel, biricik, yüce “en uygar” topluluk bile. Sadece kendimiz varız var oluşun merkezinde, sadece kendi rahatlığımız ve mutluluğumuz. Pardon huzurumuz. İnsan merkezci bile değiliz artık, sadece kendim merkezciyiz. İkiyüzlülük tüm sözde yüce değerlerden, ideolojik bahanelerden arındı, çırılçıplak artık. O derece de yüzsüz oldu. Hiç utanması yok. Bir yüzden diğerine rahatlıkla geçebiliyor. Tam bir yüz-süz, özgün yüzsüz. Özgün yüzünü saklayan, ara sıra ona ihanet eden bir ikiyüzlülük bile değil bu artık.
Dediğim gibi, aşağılamak değil amacım. Modern insanın son var oluş haline işaret etmeye çalışıyorum. Tek başına da değil bu kendim merkezcilik. Modern ve son derece kapitalist tüketim kültürüyle el ele. Birbirlerini besliyorlar ve sonucu da ekolojik yıkım. Peki, umursayan var mı?
Yok. Çünkü artık o kadar uzak ki modern insan doğal habitata ve doğallığa, ne olduklarını bile bilmiyor bu ikisinin. Doğa adını verdiği sonradan üretilmiş bir kavrama takılıp kalmış. Eğer bir şekilde yer alıyorsa hayatında, rahatlık ve huzuruna aksesuar olmanın ötesine geçemiyor bu doğa. Bahçedeki ağaç, güneş batışı manzarası, hafif buğulanmış cama inen yağmur damlaları, ara sıra yürüdüğü patika. Sadece arka plan. Merkezde olan yine kendisi. Ekolojik mücadeleye gelince, eğer bir şekilde bulaşırsa hayatına, çoğu kez bozulan huzurunun yeniden eski haline getirilmesi ölçüsünde oluyor.
Yaşadığı sitesinin yanında başka bir inşaat başladıysa, eline pankart alıp en sıkısından çevreci olabiliyor ve bunu kendi sitesinin oraya nasıl geldiğini hiç dert etmeden veya eylemden sonra geri döneceği evinin de aynı şekilde yapıldığını hiç sorgulamadan yapabiliyor. Ya da sitesinin veya evinin önüne yapılması planlanan marinaya deniz hakkı için isyan edebiliyor ama bunu artık sadece eski kartpostallarda görülen, şimdi dümdüz edilmiş tepedeki kocaman camlı yapıların birinden yapıyor. Orada da bir zamanlar başka bir doğal habitat, bir ekolojik varlık olduğunu umursamadan veya hiç farkında bile olmadan.


Haydi ekolojiden falan vazgeçtim ama ben kendimde böyle yaşama hakkı görüyorsam, bunu elbette başkaları da yapacaktır düşüncesi, çıkarsaması bile belirmiyor zihninde. Zaten derdi de o doğal habitatın bozulması değil, o kadar para verip gelip yerleştiği yerde kurduğu kendi konfor ve huzurunun yine kendisinin belirlediği sınırlarının ihlali.


Uzatmayayım. Tutarlılıktan ve dürüstlükten ödün vermeyen gözler için bu tür örnek çok. Asıl soruya geleyim. Çevre mücadelesinin bile böyle ikiyüzlüce yürütüldüğü bir dünyada deniz de dahil, tüm doğal habitatların yok olmasının, yok edilmesinin, her şeyin bu yeni insanın konfor ve huzur alanına dönüştürülmesinin önüne nasıl geçilebilir? Doğal habitatların otuz yıl önceki haline bakın, koylara, kıyılara ve dağlara, bir de şimdiki duruma. Büyük ve süratli bir küçülme var. Bir de direnenlerin sayısına bakın. Otuz yıl önce bir çevre eyleminde yüz kişi bile yoktuysa şimdi de farklı değil. Rakamlar ortada. Yüzbinlerin gelip yerleştiği bir bölgede en sıkı eylem bile birkaç yüzü kişiyi geçmiyor ki, o da çok özel ve nadir durumlarda.
Pes mi edeceğiz o zaman. Olabilir. Nasılsa ekolojik krizler icabına bakacak bu umursamaz büyük çoğunluğun, bir şey de yapamıyorum, bari kendi hayatımla ilgileneyim diyebiliriz. Hâlâ yapamıyorum bunu. Çünkü bir kere sadece biz yokuz yeryüzünde. Bir de bu tam da o büyük kurtarıcı kahraman kafası. Sakıncalı ve yukarıdan bakan bir yaklaşım. Ama kendimizi de kandırmamalıyız. Veriler, insanların ezici çoğunluğunun bu yaşamdan vazgeçmek istemediğini, hatta desteklediklerini ve eğer bir çevre mücadelesine soyunuyorlarsa, ki çoğu ilgilenmiyor bile, bunu da daha çok “kendi huzurum” çerçevesinde yürüttüklerini gösteriyor. Meseleye doğru yerden giren ufak bir azınlık var ama o da çok ufak. Yine de herkes bu kadar duyarsız olamaz. Demek ki, strateji ve yöntemler çalışmıyor, yanlış yerden giriliyor meseleye. Aynı oyunu tekrar tekrar oynamanın alemi yok. Yanlışa yanlış deyip doğrusunu bulmalı.
O zaman “deniz de bitiyor sanki” dediğimde maalesef pek de yanlış bir yerde değilim sanırım. Evet, onlarca yıl parçası olduğum deniz bitiyor. Yerini başka bir şey alıyor. Geri dönüşü de yok gibi. Artık modern yaşamın sadece çöpleriyle değil her türlü şekilde kirlettiği bu yeni denizde var olmanın yolunu bulacağım. Muhtemelen de bir tür marjinal figür olarak. Pek sevmesem de marjinalleştirilmeyi yine de burada bahsettiğim çelişkilerle dolu ikiyüzlülük halinden iyidir. Ama düşünüyorum da, bu kadar şey söyledim de sanırım ben bile bir özür borçlu olabilirim.
Özür mü? Garip ve biraz da saçma gelebilir ama özellikle girdim bu özür konusuna. Çünkü tam da böyle bir özür fikrine kafa yormakla başlamalı ekolojik bilinçlenme ve mücadele diye düşünüyorum. Kimden ve nasıl? Doğadan mı? Tabii bunun devamında saf, pasif ve içine kapanan, bir kez daha kendisini öne çıkartan bir spiritüalist bakış açısına yönelmeden ama yine de çok ciddi ve sert bir yüzleşmeyle.
Ben bu soruyu daha çok Fransız filozof Latour’un, ekolojik mücadelenin bir savaş olarak görülmesi gerektiği düşüncesiyle bağlantılı düşünüyorum. Silahlarla yapılan bir savaştan bahsetmiyor tabii. Ne de amacı şiddeti özendirmek. Ama orada çok önemli bir kavrama işaret ediyor. Düşman kavramına. Gerçek değişim istiyorsak meseleye bu şekilde yaklaşmalı diyor. Doğru veya yanlış, tartışmalı ama benim özür sorusunu Latour’un söyledikleriyle birlikte düşününce ekolojik mücadele nasıl olmalı sorusu da epeyce ilginçleşiyor. Şimdilik burada keseyim, yine uzadı ama anlaşılan bu yeni denizde pek de marjinal kalamayacağım. Hiçbir şey yapamazsam da en azından Son Mohikan olacağım, o kesin. Tabii ilk önce kayığı bitirmek gerek. Farklı bir mikro habitat şart. Kayık1934 - Timuçin Binder


Yorumlar