Kayık Bitiyor da Deniz de Bitiyor Sanki
- timucinbinder
- 3 gün önce
- 3 dakikada okunur
Bir süredir sessizdim. Pek bir şey paylaşmamıştım kayıkla ilgili. Sessizdim diyorum ama pek o kadar da değildim kafamın içinde. Bir dolu düşünce, kendimle konuştum da konuştum bir süre.
Birkaç aydır tek başıma çalışıyorum kayıkta. Özlem bir süredir devre dışı. Menüsküs. Tedavi oldu, geçiyor. Yakında tekrar dönecek kayığa.

Tek kalınca da iyice keşiş sığınağı oldu kayık bana. Latmos’takiler gibi. Tek fark, kayalardan değil de ahşaptan.
Sığınak deyince kaçıp saklanmak geliyor akla. Belki bende de biraz öyle oldu ama keşişlik bu değil. Dışarıyı paranteze alarak inzivaya çekilip daha derine, asıl hedefe, asıl yola kilitlenmek.
Ama hangi asıl hedef, hangi yol? İşte sorular da buradaydı, kendimle konuşurken yanıt aradığım sorular, bir yandan usul usul çalışırken.
Bazen kıskanıyorum modern insanı. Ne yolu, ne hedefi? Hayat kısa, günü yaşa, gez, keyfini çıkar, senden sonrası tufan, sana ne dünya işlerinden. Kimine göre doğrusu da bu.
Antik çağ stoacılarının dediği gibi yani. Taa o zamandan girmişler bu konuya. Dış dünyayı, dış koşulları kontrol edemezsin, senin elinde değil onları değiştirmek. O zaman takılıp kalma bu değiştiremediklerine, onun yerine değiştirebileceklerine yoğunlaş. Ya da değiştirebileceğine, yani kendine.
Galiba herkeste çalışmıyor bu felsefe? Ya da belki de hiçbir zaman bir seçim yok. İnsanlar baştan bu şekilde ayrılıyorlar ama seçtiklerini düşünüyorlar. Diğerini seçecek kapasiten yok zaten ama seçim yaptığını sanıyorsun.
Mesela fizikteki kaos teorisinin o meşhur kelebeği olarak da düşünebilirsin kendini. Yani bir yerde çırptığın kanatlarının, sonunda, eninde sonunda, başka bir yerde büyük bir değişime yol açacağına da inanabilirsin. Bu da diğer seçenek, ya da öyle doğulan diğer durum, kişilik biçimi. Bence hiçbir zaman seçenek yok. Ya birisin ya da diğeri.
Ben sanırım ikinci türdenim ve galiba kelebek de bu kayık olacak. Yelkenden kanatlarıyla ahşaptan bir kelebek. Yalnız bu kelebeğin denize ihtiyacı var. İşte son günlerde beni meşgul eden konu da bu. Kelebeği inşa edebilirim, tüm zorluklarına rağmen, ama denizi ne yapacağım?
Stoacı buyruğun aksine, bu projenin başından beri benden kaynaklanmayan ve ilk bakışta değiştiremeyecekmişim gibi gözüken çok sorunla boğuştum. İyi kötü de alt ettim bunları. Ama şimdi, “mutlu sona” yaklaşırken, öyle bir sorun belirdi ki, sanki bu sefer duvara tosladım.
Evet, deniz. Deniz bitiyor. Alıştığım deniz, uzun yıllar üzerinde oradan oraya gittiğim deniz, yani olması gereken deniz süratle tükeniyor.
Biter mi hiç deniz, diyeceksiniz. Öyle bir biter ki, eğer sadece üzerinde yol alacağınız su, sadece bir mavi su kütlesi olarak görmüyorsanız, sizi mutlu etmekle yükümlü bir araç olarak bakmıyorsanız ona. Aksine canlı, ilişkiye girilecek ve girmeniz gereken bir habitat olarak bakıyorsanız. Şimdi tam da tersini yapıyorlar ve bir habitat olarak yok oluyor.

Yavaş yavaş başka bir katman belirdi denizin üzerinde, bir yağ tabakası misali, onu giderek boğan, sıkıştıran, yavaş yavaş bozarak bambaşka bir şeye dönüştüren. Başka bir deniz diyeceğim dilim varabilse, değişik bir deniz. Hatta belki bir ilerleme, ilkinin üzerinde bir gelişme. Ama olmuyor. Çünkü gördüğüm şey tam da tersi, sağlıklı bir bedenin içine girmiş ve onu yavaş yavaş ele geçirerek hasta eden bir virüsün yayılması.
Tüketim kültürünün denize taşıdığı bir kanser. Deniz kanseri. Kapitalizm, her şeyde olduğu gibi, burada da giderek artan bir hızda kendi denizini yaratıyor. Paranın, alışverişin, gösterişin, değişik tür eğlenmenin, keyif almanın denizi, tüm bunlar için denizi nesneleştiren ve araçsallaştıran bir deniz kanseri. Bir istila, bir taşma, kapitalistleşmiş karanın denize taşması, metastazı. Sadece kalabalıklaşma da değil, bir de yapılaşma, çok daha ciddi bir sorun, dağı, taşı, denizi yapılarla doldurmak.
Kayık bu yeni taşmanın içinde yer bulmak zorunda artık, eğer vazgeçmeyeceksem projeden. Öyle bir niyetim de yok. Ama nasıl olacak? Marjinal alanlara mı kaçacağız? Muhtemelen. Diğerlerinin gidemediği, gitmeyi beceremediği ve dolayısıyla sakin bıraktığı. Boş değil, sakin. Hiçbir zaman boş değiller. Bu ayrım önemli, sonra tekrar geleceğim buna.
Abartıyor muyum? Sonuçta hâlâ gidecek yerler var. Kaçılacak yerler kimine göre. Ne bileyim, yazın çıkmazsın, kışın çıkarsın. Farkındayım ve zaten planım da buydu. Ama ya birkaç yıl sonrası. Gidişat. Boş ver, şimdiden düşünme, kim öle kim kala, öyle değil mi? Tam öyle değil.

Amacım sadece kendime sakin veya boş bir yer bulmak olsa, yani derdim sadece ben olsam, o zaman bir yeri kaybedince başka bir yere giderim. Ama bu değil. Yerin kendisi de önemli, ne anlama geldiği, yoldaşlığımız, içinde doğup büyümüş olmam, beni yapmış olması. Eğer beni doğru yapmışsa o zaman bu yıkımda, bu istilada yanında olmam gerek, öyle değil mi?
Peki, tam olarak neden bahsediyorum? Ne oluyor denize? Çünkü farklı bir sakinlikten ve bunun bozulmasından, bir bakıma farklı bir çevre kirlenmesinden bahsediyorum. Burada ana unsur yapılaşma ve onu normalleştirmemiz. Modern çevrecilerin de ekoloji aktivistlerinin de büyük ölçüde atladıkları bir kirlenme türü, bir bozma, yok etme, ekolojik bozulma. Muhtemelen çoğumuz umursamıyor, oysa umursamalıyız. Ben umursuyorum. Yalnız bu yazı yeterince uzadı. Bir sonraki yazıda, pek yakında, somut argümanlarla biraz daha açacağım konuyu, nasıl yapılaşmanın denizi bitirmekte olduğunu. Kayık1934 - Timuçin Binder



Yorumlar